Anasayfa » Sınavlar » Çıkmış Sınav Soruları » 2009 Yılı
HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI (ESKİ) SINAV SORULARI

1989/3

T.C.

MALİYE BAKANLIĞI

HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI

GİRİŞ SINAVI

-HUKUK-

Sınavın yapılacağı Gün ve Saat : 13.03.1989 Saat: 15.00

Sınav Süresi : Okunup yazdırıldıktan sonra 2 saatir.

SORU I : Borçlar Kanun hükümlerine göre, temsil müessesesini tanımlayınız. Mahiyetini açıklayınız. Temsilin çeşitlerini ve temsil yetkisinin kaynaklarını anlatınız.

SORU II : Türk Medeni kanunu hükümlerine göre, Mülkiyet hakkının kapsamı; mütemmim cüz, teferruat ve tabii semereler itibariyle açıklayınız.

SORU III : Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre, ciroyu tanımlayınız. Cironun çeşitlerini ve hükümlerini açıklayınız.

CEVAPLAR

CEVAP 1 TEMSİL

Bir hukuki işlemin bir kimsenin nam ve hesabına bir başkası tarafından yapılmasıdır. Temsil ilişkisinde 3 kişi vardır.

Temsil olunan

Temsilci 3. Kişi

- Temsil olunan: İşlem kendi nam ve hesabına yapılan kişi,

- Temsilci: İşlemi 3. kişiyle yapan kişi,

- 3. kişi: Temsilciyle işlem yapan kişidir.

Temsilin Türleri:

1) Vasıtalı (Dolaylı) Temsil: Bu temsil türünde kendisine yetki verilen temsilci işlemi başkası hesabına fakat kendi adına yapar. Dolayısıyla bu işlemden doğan hak ve borçlar temsilciye ait olur. Temsilci bunları daha sonra alacağın temliki ve borcun nakli işlemlerini yaparak temsil olunana devreder.

2) Vasıtasız (Dolaysız) Temsil: Bu temsilde yetkili temsilcinin yaptığı işlemin hükümleri işlemin yapıldığı andan itibaren temsil olunana ait olur. Çünkü temsilci bu işlemi temsil olunan nam ve hesabına yapar. Temsilci bu işlemden hak kazanmadığı gibi borç altına da girmez. Vasıtasız temsilin şartları:

a) Temsil yetkisinin bulunması: Temsil yetkisi ya kanundan (kanuni temsil) ya da temsil olunanın iradesinden (iradi temsil) doğar.

b) Temsil olunan nam ve hesabına hareket etme: Temsilci işlemi yaparken temsilci sıfatıyla hareket ettiğini 3. kişiye kural olarak bildirmelidir. Fakat 3. kişi kendisiyle işlem yapan kişinin temsilci olduğunu hal ve durumundan anlayabiliyorsa veya işlemin temsilci yahut temsil olunandan birisiyle yapılması 3. kişi için önemli değilse bu durumda yine vasıtasız temsil söz konusudur.

Temsilci 3. kişiyle işlem yaparken temsil olunanın değil bizzat kendi iradesini açıklar. Haberci ise kendi iradesini değil bir tarafın iradesini diğer tarafa ileten kişidir.

Temsilcinin temyiz kudretine sahip olması şart ve yeterlidir. Aksi halde açıkladığı irade hiçbir hüküm doğurmaz. Reşit olmasına gerek yoktur. Çünkü işlemden doğan hak ve borçlar kendisine ait olmaz.

Temsil, temsilcinin temsil olunanın nam ve hesabına hukuki işlemler yapmaya yetkili olup olmamasına göre, yetkili temsil ve yetkisiz temsil olarak ikiye ayrılabilir:

A) YETKİLİ TEMSİL: Temsil yetkisi verme ulaşması gerekli tek taraflı bir hukuki işlemdir. İşlemin meydana gelebilmesi için temsilcinin bu yetkiyi kabul ettiğini bildirmesine ihtiyaç yoktur. Bu durum temsili vekaletten ayırır. Vekalet bir sözleşmedir. Oysa temsil yetkisi verme tek taraflı bir işlemdir. Vekalet sözleşmesinde çoğu zaman temsil yetkisi de bulunmaktadır. Fakat, bütün vekalet sözleşmelerinde mutlaka temsil yetkisinin bulunmasına gerek yoktur. Ayrıca temsil yetkisi vekalet sözleşmesinden başka hizmet veya şirket sözleşmelerinde de söz konusu olabilir. Temsil yetkisi verme kural olarak şekle bağlı değildir. Temsilcinin yapacağı hukuki işlem bir şekle tabi olsa bile, buna ilişkinin temsil yetkisinin şekle tabi olmadan verilebileceği doktrinde kabul edildiği halde uygulamada temsilciden yetkisini gösteren bir belge aranmaktadır. Temsilcinin temsil yetkisini ispatlamasına yarayan bu belgeye yetki belgesi (selahiyetname) denir.

a) Temsil Yetkisinin Kapsamı

Temsil yetkisi süre, kişi ve konu bakımından sınırlandırılabilir.

Temsil yetkisi temsil olunana ait her türlü işlemin yapılması için verilmişse buna genel temsil yetkisi denir. Fakat, dava açma, sulh olma, tahkim, kambiyo taahhüdünde bulunma, bağışlama ve gayrı menkulü devretme veya ayni bir hakla sınırlama işlemlerinin yapılabilmesi temsilciye için mutlaka özel bir temsil yetkisi verilmiş olmalıdır.

Temsilci kural olarak, kendi kendisiyle sözleşme yapamaz. Fakat buna yetkili kılınmışsa veya sözleşmenin niteliği bir çıkar çatışmasına yol açmıyorsa temsilci, kendi kendisiyle sözleşme yapabilir. Bu kurallar çifte temsil hakkında da uygulanır.

Temsilci hileye, hataya, ikraha maruz kalarak sözleşme yapmışsa sözleşmeyi iptal hakkı temsil olunana aittir.

Temsil olunan temsilciye verdiği yetkiyi istediği zaman sınırlayabilir. Fakat temsil yetkisini verdiğini 3. kişilere bildirmişse bu yetkiyi sınırlandırdığını da aynı şekilde bildirmelidir. Bildirmezse bu sınırlamayı iyi niyetli 3. kişilere karşı ileri süremez.

b) Temsil yetkisinin sona ermesi ve sonuçları:

Belli bir süre için verilmişse sürenin dolması ile, belli bir işlem için verilmişse o işlemin yapılması ile, temsilcinin ya da temsil olunanın ölümü, gaipliklerine karar verilmesi, fiil ehliyetlerini kaybetmeleri veya iflas etmeleri ile kural olarak temsil yetkisi sona erer.Ancak bu hüküm emredici bir hüküm olmadığından aksinin kararlaştırılması mümkündür.örneğin temsil olunan ölse bile temsilin devam edeceği hususunda sözleşme konan şart geçerlidir. Temsilcinin istifa etmesi de bu yetkiyi sona erdirir.

Temsil olunan temsilciyi her zaman azledebilir (temsil yetkisini geri alabilir). Temsil olunanın, kanunun kendisine tanıdığı bu haktan önceden feragat etmesi geçersizdir.

Temsilci yetkisinin sona erdiğini bilmiyorsa bunu öğrenene kadar iyi niyetli 3. kişilerle yaptığı işlemler temsil olunanı ya da mirasçılarını bağlar.Fakat üçüncü şahıslar yetkinin sona ermiş olduğunu biliyorlarsa yani iyi niyetli değilseler yapılan hukuki muamele temsil olunanı veya haleflerini bağlamaz .

Temsil yetkisi daha önce ilan edilmişse geri alındığı da aynı şekilde ilan edilmelidir. Aksi takdirde yetkinin geri alındığı iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez.

Temsil yetkisi mümessil veya temsil olunanın ölümü gaipliği fiil ehliyetini kaybetmesi veya iflası dolayısıyla sona ermişse üçüncü şahısların iyi niyetli olup olmadıklarının bir önemi yoktur.Zira onlar iyi niyetli olsalar bile mümessil ile yaptıkları hukuki muamele temsil olunanı veya haleflerini bağlamaz.

B) YETKİSİZ TEMSİL

Bir kimsenin gerekli yetkiye sahip olmaksızın veya yetkisini aşarak bir başkasının nam ve hesabına işlemler yapmasıdır.

Yetkisiz temsilcinin yaptığı işlem temsil olunanı bağlamaz. Bağlayabilmesi için temsil olunanın o işleme icazet vermesi gerekir. İşlem icazet verilinceye kadar tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabidir. Üçüncü kişi, temsil olunandan uygun bir süre içinde icazet verip vermeyeceğini bildirmesini isteme hakkına sahiptir. Temsil olunan, bu süre içinde icazet vermeyeceğini belirtir veya süreyi sessiz geçirirse, işlem üçüncü kişi açısından da bağlayıcılık değerini kaybeder.

Yetkisiz temsilcinin yaptığı işlemle temsilci de bağlı değildir. İcazet verilmezse iyi niyetli 3. kişi yetkisiz temsilciden menfi zararının tazminini isteyebilir. Eğer yetkisiz temsilci kusurlu ise daha fazla tazminata da hükmedilebilir.

CEVAP 2 Hukuk düzeninin, kendi sınırları içinde, taşınır ya da taşınmaz bir eşya üzerinde gerçek veya tüzel kişilere tanıdığı kullanma, yararlanma ve tasarruf hakkı (Medeni Kanun madde 683). Mülkiyet hakkına sahip kişi (malik) mülkiyetinde olan nesneyi kullanma, başkalarına devretme, tahrip etme, nesnenin ürünlerinden yararlanma veya üzerinde [[ayni haklkiyet, mutlak hak olup herkes karşısında geçerlidir.

Mülkiyet hakkını, diğer bir ayni hak olan zilyetlik ile karıştırmamak gerekir. Medeni Kanun madde 973'e göre "bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir". Söz edilen fiili hakimiyetin hukuk düzeni sınırları içerisinde olması gerekmediği gibi (örn. bir hırsız eşya üzerinde fiili hakimiyeti bulunduğu sürece çalmış olduğu malın zilyetliğine sahiptir) nesnenin maliki de fiili hakimiyetten yoksun bırakıldığı sürece zilyetliği kaybeder (örn. hırsızın çaldığı eşyanın maliki).

Mülkiyet, hak sahiplerinin sayısına göre tek kişi mülkiyeti ve birlikte mülkiyet olmak üzere ikiye ayrılır. Birlikte mülkiyet de kendi içinde paylı mülkiyet (Medeni Kanun madde 688) ve elbirliği mülkiyeti olarak (Medeni Kanun madde 701) ikiye ayrılmaktadır.

Mülkiyet mutlak bir hak olduğundan, Medeni Kanun malikin mülkiyeti altındaki nesneyi başkalarının haksız saldırılarından koruyabilmesi için bazı yetkiler belirlemiştir. Medeni Kanun madde 683'e göre malik, "malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı" istihkak davası veya haksız elatmanın önlenmesi davası açabilir.

Teferruat (eklenti); asıl eşya malikinin iradesine veya yerel adetlere göre, bir şeyin işletilmesi, korunması veya yarar sağlaması için sürekli bir biçimde o şeye özgülenen ve kullanılmasında birleştirme, takma veya başka bir biçimde asıl eşyaya bağlı kılınan menkul eşyadır. Bir gözlüğün kabı,bir dolabın anahtarı tefarruattır.

Bir eşyaya malik olan kimse o şeyin bütünleyici parçalarına ve doğal ürünlerine de sahip olur. Asıl eşya ile ilgili olarak yapılan tasarruf işlemleri aksi belirtilmedikçe onun teferruatını da kapsar.

Yöresel geleneklere veya malikin açik arzusuna göre, bir seyin isletilmesi veya korunmasi veya ondan yararlanilmasi için devamli bir sekilde ona ayrilan kullanilmakta o seye tabi

kilinan, takilan veya onunla birlestirilen tasinir esyaya teferruat (ayrinti) denir.(MK. 621). Örnegin; bisikletin pompasi, atin semeri.

Mütemmim Cüz

Medeni Kanunun 619. maddesine göre mütemmim cüz;

“Mahalli örfe göre bir şeyin esaslı bir unsurunu teşkil eden, o şey telef veya tahrip yahut tağyir edilmedikçe ondan ayrılması kabil olmayan cüzileridir.”

Şeklinde tanımlanmıştır.

Aynı maddede; “bir şeye malik olan kimse o şeyin mütemmim cüzilerine de malik olur.” hükmü getirilmiştir. Yani, bir gayrimenkule sahip olan onun mütemmim cüzilerine de sahip olur.

Müstakil ve daimi haklarla (üst hakkı, kaynak hakkı - irtifak hakkının bir çeşididir) kat mülkiyeti dışında taşınmazın altında ve üstünde yapılan inşaat, gayrimenkulün mütemmim cüzileri sayılır.

Mülkiyet hakkının ilişkin bulunduğu eşyayı oluşturan ve onunla sıkı sıkıya bağlantılı bulunan, asıl şeyle bir bütün (kül) teşkil eden unsurların tümüdür. Örneğin; ağaçlar, yapılan inşaat, kalorifer kazanı, elektrik tesisatı gibi taşınmazdan ayrılması çok zor olan veya ayrıldığı takdirde ekonomik bütünlüğünü yitiren şeyler. Mütemmim cüz, hem menkul hem de gayrimenkul şeylerden olabilir.

Mütemmim cüzler asıl şeyden ayrı olarak müstakil bir tasarrufa konu olamazlar. Asıl şeye ilişkin tasarruflarda mütemmim cüzü ayrık tutmak mümkün değildir.

Tabi semereler, bir şeyden kendiliğinden ya da normal bir çaba karşılığında elde edilen fazlalıklardır. Örneğin tâbi semereler, bir ağacın meyvesi, koyunun sütü, medenî semereler ise paranın faizi, kiralık yerin kira parasıdır. Hasar, borcun doğumu ile ifası arasında geçen evrede edimin, borçluya yüklenemeyen haller dolayısıyla imkansızlaşması sonucunda ortaya çıkan ve taraflardan birini veya diğerini tehdit eden tehlikedir.

CEVAP 3 Ciro emre yazılı senetlerin içerdiği hakları devretmeye yönelik bir irade beyanı olup, bu irade beyanı ile ciranta (ciro eden) senet borçlusuna ve ciro edilen kimseye çifte yetki vermektedir.

Ciro, yazılı bir devir beyanıdır. Bu beyan senedin arka yüzü veya devamı olan allonj denilen bir kağıt üzerine yapılır. Ciro kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Kabulden farklı olarak kısmi ciro batıldır. Bu anlamda ciro şekli olarak tam veya beyaz ciro şeklinde yapılabilir. Tam ciro, ciro edenle ciro edilenin belli olduğu cirodur. Ahmet AK'a ödeyiniz, Mehmet BİLİR (imza) gibi; beyaz ciro ise sadece ciro edenin belli olduğu cirodur. Ödeyiniz, Mehmet BİLİR (imza) veya sadece imza gibi.

Ciro, poliçe lehdarın eline geçtiği andan ödememe protestosunun keşide edildiği veya bu protesto keşide edilmemiş ise, yasal olarak keşide edilebileceği vadeyi izleyen iki iş günü içinde iş saatleri bitimine kadar yapılabilir.Vadeden sonra yapılan ciro ise alacağın temliki hükümlerine tabidir.

Cironun türleri: Ciro amaca göre üç grupta incelenir:

aa) Temlik cirosu: Bu ciro ile poliçeden doğan bütün haklar ciro edilene geçer. Ciro ile birlikte senedin de teslimi gereklidir. Ciro üzerinde, “bedeli teminattır” veya “tahsil içindir” gibi kayıtlar bulunmaması durumunda, yapılan ciro, temlik cirosu sayılır. Temlik cirosu ile senedi devralan senedi, tekrar temlik cirosu ile devredebileceği gibi, rehin ve tahsil cirosu ile de devredebilir.

Temlik cirosunun, temlik, teminat ve teşhis fonksiyonları vardır. Cirantaların hepsi ve keşideci, senedin ödenmemesinden dolayı müteselsilen sorumludurlar. Ciranta, kendi sorumluluğunu, poliçenin tekrar ciro edilmesini yasaklayarak ortadan kaldırabilir. Keşideci ise sorumluluğunu kaldıracak bir şerhi poliçeye koyamaz. Poliçede ciro, meşru hamilin kim olduğunu da gösterir (teşhis fonksiyonu). Bir beyaz ciroyu diğer bir ciro takip ederse, son ciroyu imzalayan kimse poliçeyi beyaz ciro ile iktisap etmiş sayılır.

bb) Rehin cirosu: “Bedeli teminattır”, “bedeli rehindir” gibi ibareler konularak poliçe rehin cirosu ve teslim ile devredilir. Rehin cirosu ile senedi elinde bulunduran hamil, senetten doğan bütün hakları kendi adına kullanır. Rehin cirosunun teşhis fonksiyonu vardır, teminat fonksiyonunun olup olmadığı ise tartışmalıdır.

Rehin cirosu ile senedi devralan kişi, senedi temlik veya rehin cirosu ile devredemez, ancak tahsil cirosu yapabilir. Asıl borç ilişkisi ortadan kalktığı takdirde, rehin cirosu kendiliğinden hükümsüz hale gelmez, bu cironun çizilmesi veya senedin cirantaya iadesi gerekir.

cc) Tahsil cirosu: Poliçe bedelinin bir başka kimse tarafından tahsilini sağlamak gayesiyle yapılan cirodur. Ciro, bedeli “tahsil içindir”, “kabz içindir”, “vekaleten” veya sadece “tahsili” belirten bir kaydı taşımalıdır. Hamil ile ciranta arasında bir vekalet ilişkisi vardır. Hamil, ciranta namına ve hesabına poliçe bedelinin tahsilini istemektedir. Tahsil cirosunda, cirantaya karşı ileri sürülebilecek def’iler, hamile karşı da ileri sürülebilir. Bu cironun, teminat ve teşhis fonksiyonu yoktur. Tahsil cirosu ile senedi elinde bulunduran sadece tahsil cirosu yapabilir.

Tahsil cirosu yapan kimsenin, sonradan ölmesi veya medeni hakları kullanma ehliyetini kaybetmesi ile senedi tahsil cirosu ile elinde bulunduran kimsenin yetkileri ortadan kalkmaz

1989-MALİYE-HESAP UZMANLIĞI

Sınavın yapılacağı Gün ve Saat : 13.03.1989 Saat:9.30

Sınav süresi : Sorular Okunup yazdırıldıktan sonra 3,5 saattir.

SORU I : Aşağıdaki kavramları kısaca açıklayınız:

-Özel çekme hakkı

-Harç-Resim

-Dönüşüm (transformasyon) eğrisi

-Hazine Özel Hesabı

-Borçların tahkimi (konsolidasyonu)

SORU II : Reel kamu harcamalarının niteliğini ve kaynak dağılımına olan etkilerini açıklayınız.

SORU III : Dolaylı vergilerin fiyat artışları yoluyla yansıtılabileceği, gelir üzerinden alınan vergilerin ise bu şekilde yansıtılamayacağı; maliye teorisinde, özel durumlar dışında genel olarak benimsenmiş bir görüştür. Bu görüşü dayanaklarıyla açıklayınız:

SORU IV : Enflasyonist şartların hüküm sürdüğü, gelişmekte olan bir ülke ekonomisinde kısa dönemde fiyat istikrarını sağlamak için uygulanacak vergi politikasının esaslarını, kalkınma ve gelir bölüşümüne olan etkilerini de göz önünde tutarak anlatınız. Ülke vergileme kapasitesinin sınırına gelmiş ise başvurulabilecek diğer maliye politikası araçlarından en etkin olanlarını açıklayınız.

CEVAP 1 – Özel Çekme Hakkı ; (SDR, Special Draıving Rjghts) Bretton Woods sa­bit döviz kuru sistemini destekle­mek üzere, 1969 yılında Uluslara­rası Para Fonu (IMF) tarafından yürürlüğe konulmuştur. Bretton Woods Sistemi"ne entegre olan ülkelerin resmi rezervlerinin, ülke­nin para biriminin uluslararası pi­yasalarda belirlenen kurdan alım-satım yapılabilmesini temin ede­cek düzeyde olması gereklilik arz etmekteydi. Ancak, hızla gelişmek­te olan uluslararası ticari ve finansal işlemler, küresel boyutta kabul gören iki temel rezerv varlığının (ABD doları ve altın) yetersiz kal­ması sonucunu doğurmuş ve bu kapsamda, IMF"nin gözetimi altın­da, yeni bir rezerv varlığının ortaya konulması noktasında uluslararası bir uzlaşı doğmuştur.

Bu uzlaşı çerçevesinde, SDR mekanizmasının yürürlüğe konul­masından birkaç yıl sonra Bretton Woods Sistemi"nin ve sabit kur re­jimlerinin küresel düzeyde çökmesi ve uluslararası sermaye piyasaları­nın ülkelerin finans ihtiyaçlarını kar­şılayacak düzeyde gelişmesi nede­niyle özel çekme hakkının kullanım alanı sınırlı kalmıştır. Günümüzde, SDR temel olarak, başta IMF ol­mak üzere bazı uluslararası kuru­luşların hesap birimi olarak işlev görmektedir. SDR, IMF üyesi ülkelerin ser­bestçe kullanılabilecek kaynaklarına yönelik bir "potansiyel talep" ola­rak da nitelenebilir. Bu açıdan, özel çekme hakkının bir para birimi ya da doğrudan IMF kaynakları üzerindeki bir hak olarak değerlendi­rilmesi uygun değildir. SDR bu­lunduran ülkeler, diğer üyelerin serbestçe kullanılabilecek kaynak­ları üzerindeki potansiyel haklarını iki mekanizma yoluyla kullanabi­lirler: i) Doğrudan üye ülkelerin arasında gönüllülük esasına dayalı olarak yapılabilecek anlaşmalar, ii) IMF tarafından ortaya konulacak şartlar çerçevesinde, dış dengeleri açısından güçlü ülkelerin, dış kay­nak ihtiyacı içindeki ülkelerin elin­deki özel çekme haklarını satın al­maları (SDR karşılığında dış kay­nak sağlamaları).

SDR sisteminin kurulduğu dö­nemde, 1 SDR"m 1 ABD dolarına ve 0,888671 gram altına denk ol­ması ilke olarak kabul edilmiştir. Ancak, Bretton Woods sisteminin 1973 yılında çökmesiyle birlikte, SDR"m değerinin uluslararası dü­zeyde kabul gören para birimlerin­den oluşan bir sepete göre belir­lenmesi uygulamasına geçilmiştir. Günümüzde SDR sepeti, avro, ABD doları, Japon yeni ve İngiliz sterlininden oluşmaktadır. SDR"m ABD doları cinsinden değeri, gün­lük olarak Londra piyasasında be­lirlenen çapraz kurlar uyarınca tes­pit edilmekte ve IMF"nin internet sayfası aracılığıyla kamuoyuna du­yurulmaktadır.

SDR sepeti, dünya ticareti ve finansal sistemlerdeki gelişmeler dikkate alınarak, her beş yılda bir gözden geçirilmektedir. Bu çerçe­vede, 2000 yılı Ekim ayında yapılan son gözden geçirme çalışmasında, SDR sepetinde yer alan para birimlerinin ve ağırlıklarının belirlen­mesindeki kıstaslar açıklığa kavuş­turulmuş ve AB ortak para birimi avronun sepete dahil edilmesine karar verilmiştir. Bu değişiklikler 1 Ocak 2001"den itibaren yürürlüğe girmiştir.

Resim: Belli bir hizmetin yapılmasına izin veya ruhsat verilmesi karşılığı alınan para(damga resmi, eğlence resmi, ilan resmi ..)

Harç: bazı yönlerden vergiye benzemekle beraber birçok noktada vergiden ayrı özellikler taşımaktadır. Harçlar fiyatlar ve vergiler arasında yer alan bir kamu geliridir. Harca konu teşkil eden hizmetler sadece devlet tarafından üretilmektir. Böylece harç bazı kamu kuruluşlarının sundukları kamusal hizmetlerden yararlananların bu yararların belli b olarak ödedikleri Karşılıklardır. Harç ödeme için belli bir hizmetten yararlanmak yeterlidir. Vergi ile harç arasındaki benzer ve farklı noktalar şöylece sıralanabilir:

- Harçlar da vergiler gibi zorunlu olarak ödenirler. Nitekim Anayasamızın 73. maddesinde "Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır" hükmü yer almaktadır.

- Vergiler karşılıksız olduğu halde, harçlar karşılıklıdırlar. Yanı harçlarda belirli bir hizmet bedeli özelliği vardır. Ancak bu karşılık, sunulan hizmetin bedelinin tamamı şeklinde değildir.

Harçlar için ülkemizden pek çok örnekler verilebilir. Örneğin; pasaport hizmetlerinden yararlananların ödedikleri Pasaport Harcı, üniversite öğrencilerinin ödediği Öğrenim Harcı, yargı hizmetinden yararlanmak isteyenlerin dava açarken ödedikleri Mahkeme Harcı, gayrimenkul malı satın alanların satın aldıkları bu gayrimenkulu tapu siciline tescil ettirdiklerinde ödedikleri Tapu Harcı, belediyelerin sundukları bazı hizmetler için aldıkları harçlar (Temizleme ve Aydınlatma Harcı, İşgal Harcı, Çalışma Ruhsatı Harcı, Bina İnşaat Harcı) bu arada sayılabilir.

-Dönüşüm (transformasyon) eğrisi

-HANGİ MALLAR NE MİKTARLARDA ÜRETİLMELİDİR

Bu sorun, ekonominin ürettiği her bir mal ve hizmetin miktarı ile ilgilidir. Kaynaklar kıt ve sınırlı olduğundan Hiçbir ekonomi, toplumdaki tüm bireylerin sayılamayacak kadar çok ve çeşitli olan gereksinimlerini karşılayacak mal ve hizmetleri üretemez, işte üretilmesi olası, mal ve hizmetlerden hangilerinin ve ne miktarlarda üretileceğinin saptanması, en önemli sorunlardan biridir. Çünkü bir mal ve hizmetten daha fazla üretmek, diğerinden daha az üretmek anlamına gelir. Bu nedenle, her toplum hangi mal ve hizmetleri ne kadar üretmesi gerektiğini belirlenmelidir. Örneğin, gıda maddeleri mi, giyecekler mi, Eldeki kaynaklarla bayındırlık ve konut yapımına mı önem verilmeli, yoksa eğitim kurumlarına mı öncelik tanınmalı yoksa sağlık hizmetlerine mi Bu dizin genişletilebileceği gibi, toplumdan topluma olduğu gibi zaman ve mekan içinde de değişir.

Eldeki kaynaklarla hangi mal ve hizmetlerin üretileceğinin belirlenmesinden sonra; ikinci sorun, bunlardan ne miktarda üretileceğidir. Bu sorunu olumlu çözümlere bağlama yolunun, üretilmesine karar verilen hizmetlerin toplum gereksinimlerine en uygun bileşimde olması gerektiği diyebiliriz. Diğer bir deyişle, üretim olanakları eğrisi üzerinde, hangi üretim bileşiminin seçimine karar verileceği ile ilgilidir. Daha fazla gıda maddeleri, daha az giyecekler mi yoksa bunun tersi mi? Eğer seçim, bulunduğu toplumun talep kalıplarına (tercihlerine) uygun yapılmamışsa, bazı gereksinimleri karşılayacak mal ve hizmetlerin bulunmasında güçlük çekilirken, bazı mallar alıcı bulamayacak ve zaten kıt olan kaynaklar israf edilmiş olacaktır. Özel mülkiyet ve girişim özgürlüğüne dayanan piyasa ekonomilerinde, hangi malların, ne miktarda üretileceği konusunda; fiyat mekanizması yol gösterici olmakta ve hatta sorunun çözümünü kendisi gerçekleştirmektedir. Başka bir deyişle, piyasa fiyatları hangi malların, ne miktarda üretileceğini düzenleyen bir rol oynar.

Kaynak kullanımı sorununu üretim olanakları ve dönüşüm (transformasyon) eğrisi yardımıyla açıklayabiliriz. Şekil 1'de ülkenin sahip olduğu kıt kaynaklarla yalnızca A (Gıda maddeleri) ve B (Giyecek) malları üretilebileceği kabul edilmiştir. Bütün kaynaklar B malı üretmek için kullanılırsa, belli bir zaman içinde, ON kadar giyecek üretilecek buna karşılık hiç gıda üretilmeyecektir. Eğer bütün kaynaklar yalnızca gıda maddeleri üretimi için kullanılırsa üretim toplamı OM'dir; buna karşılık giyecek üretimi sıfır olacaktır. Toplum bir miktar giyecek bir miktar da gıda üretme kararı vermiş olabilir. Bu takdirde, MN üretim olanakları eğrisi üzerinde her noktadaki A ve B malı bileşimini üretebilir. Bu durum, örneğin K noktası ile belirtilebilir. K noktası üretim olanakları eğrisi üzerindedir. Toplumun elindeki tüm olanakları kullanarak OB1 kadar giyecek ve OA1 kadar gıda üretilebileceğini gösterir. Toplumun başlangıçta N noktasında olduğunu, sonradan K noktasına geçtiğini varsayalım. Bu ne demektir ki Başlangıçta ON kadar giyecek üretilirken gıda üretimi sıfır idi. K noktasına geçmekle giyecek üretimi OB1'e inmiş, yani NB1 azalmıştır. NB1 kadar giyeceği üretmek için kullanılan kaynaklar gıda maddeleri üretimine ayrılmış ve böylece OA1 kadar gıda üretilmiştir. Demek ki, OA1 kadar gıdanın alternatif maliyeti NB1 kadar giyecektir. K noktasından yine eğri üzerindeki L noktasına geçiş de aynı şekilde yorumlanmalıdır. Böylece giyecek üretiminde B1 B2 kadar azalma olacağı, gıda üretiminin de A1 A2 kadar artacağı görülmektedir. MN noktalarını birleştirdiğimizde bir eğri ve ONM gibi bir alan elde ederiz. Dikkat ederseniz toplum o dönemde, elindeki üretim faktörlerinin tümünü veri teknoloji altında, üretime yönlendirdiği için elde edebileceği (etmek istediği değil) maksimum miktarlar bu kadar olmaktadır. Yani, o dönemde toplumun üretim olanakları ONM alanı içinde NM eğrisi üzerindedir (K ve L noktaları). işte ONM alanı toplumun (söz konusu bu mal için) üretim olanakları alanını NM eğrisi de üretim olanakları eğrisini gösterir.

Görüldüğü gibi, üretim olanakları eğrisi orijine göre içbükey şeklindedir. Üretim olanakları eğrisinin içbükey şeklini almasının altında artan maliyetler varsayımı yatmaktadır. Üretim olanakları eğrisinin şekli doğru olsaydı, sabit maliyetleri; orijine göre dışbükey olsaydı; azalan maliyetlerden söz edilecekti.

Dönüşüm eğrisi ile orijin arasında kalan R noktası, ekonomi için bir seçim noktası olamaz. Çünkü, dönüşüm eğrisi içinde kalan bütün mal üretim bileşimlerinin üzerine çıkacak MN yayı üzerinde, daha fazla A ve B malları üretmek olanakları varken bu olanakları kullanmamak, ekonomik değildir. Ne var ki alan içindeki herhangi bir noktada üretimde bulunmak üretim faktörlerinden bir kısmının üretime sokulmadığı anlamına gelecektir. Daha fazla üretme potansiyeli varken fiilen daha az üretmiş olacaktır. Kısacası bu tür noktalarda bir kısım üretim faktörleri ''istihdam''dışı kalacaktır. Kullanım dışı kalan üretim faktörü işgücü ise, bu işsizlik olduğu anlamına gelecektir. Eldeki üretim olanaklarının tam olarak kullanıldığı durumda MN yayına ulaşılmakta, dolayısıyla en yüksek A ve B malı üretim bileşimleri elde edilmektedir. MN yayının dışındaki noktalar da, eldeki üretim olanakları ile ulaşılmayacak olanı oluştururlar. Bu nedenle P noktasında üretim bileşiminin seçilmesi mümkün değildir.

Borçların tahkimi (konsolidasyonu)

TAHKİM ( KONSOLİDASYON )

1 – Tahkimin Tanımı

Borçların konsolidasyonu deyince “kısa vadeli borçların , uzun vadeli yada süresiz bir borç haline getirilmesi anlaşılır.” Böyle olunca , kısa vadeli olarak verilmiş olan ödünçler , zamanında ödenemezse “donmakta” ve ekonomi üzerinde bir çeşit uzun vadeli borç ortaya çıkmış olmaktadır . Bu durumun saptanması anlamında zaman zaman kısa vadeli borçların “birikmiş ve donmuş” bakiyeleri uzun vadeli hale getirilmektedir .

Bunun sonucu da herşeyden önce , kısa vadeli ödenememiş bu borçların ödenememesi sonucunun verdiği borçluluk durumu ortadan kalkmakta ve bu durumun yarattığı sakıncalar ve mali sıkıntı giderilmiş olmaktadır ; görüldüğü gibi , daha çok dalgalı borçlar için uygulanmaktadır .

Bu şekilde süresi dolmuş yada kısalmış olan devlet tahvilleri , daha uzun vadeli tahvillerle değiştirilmektedir . Bunda yeni bir borç söz konusu olmamakta , fakat eski borç miktarı değişmeksizin bu borcun , vadesi yönünden yeni bir düzenleme yapılmaktadır . Ancak , çok kez alacaklıya yeni bazı çıkarlar da ( genellikle daha yüksek faiz oranı gibi ) tanınmaktadır . Devlet , konsolidasyon yoluyla süresi gelen borçların ödenmesini geri bırakmak suretiyle içinde bulunduğu sıkışık durumdan hiç olmazsa bir süre için kurtulmuş olmaktadır .

Bu açıklamamıza göre tahkimi , “kamu borçlarının süreler yönünden yeniden düzenlenmesidir” diye de tanımlayabiliriz . ( 1 )

Tahkim konusunda , genelde özel tahkim yasaları çıkarılmaktadır ; ancak , bazen bütçe yasalarına konulan özel hükümlerle de tahkimlerin gerçekleştirildiği görülür .

Tahkim TC Merkez Bankası bilançosunun aktif toplamı içinde yer alan “İtfaya Tabi Hesaplar” grubunun tali hesabı olarak “Tahkim Olunan Alacaklar” içinde yer almaktadır . Hazine de ise , “Konsolide Borçlar” grubunun tali hesabı olan “Tahkimler” içinde yer alır . ( 2 )

Özellikle , uluslar arası ticari sözleşmelerde bir anlaşmazlık çıktığı zaman , anlaşmazlığı yargı yoluyla çözümlenmesi yerine üç kişilik bir hakem heyeti yoluyla çözümüne gidilmektedir (taraflar birer hakem tayin eder ; üçüncü hake konusunda anlaşamazlarsa , “Uluslararası Ticaret Odası” ndan bu kişini tayini istenir . ) Kuşkusuz bu uygulama olağan yargı yoluna kıyasla , daha çabuk sonuç alıcıdır .

Devlet konsolidasyona başlıca şu iki nedenle başvurur :

- Süresi gelen borçların ödenmesinde mali güçlükler olabilir . Devlet süresi olan uzun vadeli borçları ile biriken dalgalı borçları ödemede sıkışırsa konsolidasyona giderek bu güç durumdan kurtulmaya çalışır . Borçların ödenmesi böylece ileri bir tarihe bırakılmış olur .

- Piyasa koşullarının , borçların ödenmesi ile olumsuz bir yönde etkilenmesi , söz konusu olabilir . Özellikle , büyük miktardaki borç ödemeleri piyasada önemli dalgalanmalara yol açar ; Piyasaya birdenbire büyük bir satın alma gücünün akışı ekonomik dengeyi sarsabilir . Bu nedenle , devlet ekonomik dengeyi korumak zorunda olduğundan tahkim yoluyla borçların ödenmesini belirli bir süre için geciktirebilir .

Yine denilebilir ki konsolide bütçe içinde uzun süreli borçların gerek GSMH ve gerek konsolide bütçe içindeki payı düşüktür . Buna karşılık kısa vadeli borçlar zamanla önemle tutarlara ulaştığından ve genellikle de zaman içinde ödenebilirliği olanaksız hale geldiğinden konsolidasyon zorunlu olmaktadır ve tıkanıklık giderilerek rahatlama sağlanır .( 3 )

2 – Tahkimin Çeşitleri

Tahkim başlıca iki şekilde görülür :

a ) Zorunlu Tahkim ( Mecburi Tahkim ; Consolidation Forcée )

Devlet bu tahkim işine tek yanlı bir kararla gitmekte ve alacaklıların rızasını aramamaktadır . Zorunlu tahkimde , devlet , tahvil sahiplerinden tahvillerini daha uzun süreli tahvillerle değiştirmelerini ister ; yada değiştirmeye gerek göstermeksizin süresi gelen tahvillerin sürelerinin belirli bir süre için uzatılmış olduğunu ilan eder . Alacaklılara herhangi bir seçim hakkı verilmediği gibi , çok kez yeni bir çıkar tanınması da söz konusu olmaz . Bununla birlikte , devletin çoğunlukla ve tek yanlı bir kararla az bir faiz artışı kabul ederek daha önce borç veren kişi ve kuruluşları , yeni koşulları kabule zorunlu tuttuğu daha çok görülmektedir .

Pek çok kimse bu tür tahkim şeklinin hukuk ilkelerine aykırı olduğunu ve devletin borçlanma koşullarını bu şekilde bozmuş olmasının doğru olmayacağını ileri sürürler . Bunlara göre , geçici bile olsa devletin taahhütleri dışına çıkmamamsı gerekir . Birinci dünya Savaşı’ndan sonra çeşitli ekonomik bunalımlarla karşılaşan Belçika , İtalya , Çekoslovakya gibi ülkelerde zorunlu tahkimlere başvurulmuştur . Açıklanan nedenlerden dolayı bu çeşit tahkim işlemleri büyük tepkilerle karşılaştığından , Devletler büyük ölçüde kaçınmaya çalışırlar. Ancak , uygulamada tam zorunlu olmasa da bu tahkim şekline Devletlerin zaman zaman başvurma zorunda kaldıkları görülmektedir. Biraz sonra da anlaşılacağı gibi ülkemizde de genel uygulamanın bu şekilde olduğu söylenebilir.

b ) İsteğe Bağlı Tahkim , ( İhtiyari tahkim ; Consolidation Volontaire ) :

Üzerinde daha fazla durulması gereken ve uygulamada çok sık görülen konsolidasyon şekli budur . İsteğe bağlı tahkim şeklinde , alacaklıya tercih hakkı verilir . Alacaklı elindeki kısa vadeli senetler karşılığında yeni çıkan uzun vadeli senet almak yada parasını geri istemek şıklarından birini seçebilir . Çok kez , kısa vadeli borç verenlerle uzun vadeli borç verenler aynı kimseler olmayacağından tahkim işlemi alacaklıların da değişmesine yol açabilir . Bu tercihi kullanmayanlar için tahkim yapılmamış olur . İhtiyari tahkim iki şekilde görülür :

- Ya dolaylı bir yol olarak , devlet uzun vadeli yeni bir borçlanmaya girer ve burdan sağladığı paranın bir kısmı yada tamamı ile eski kısa vadeli borçları öder . Bu şekilde eski borçla yeni borcun alacakları genellikle değişir .

- Yada dolaysız bir yol olarak , devlet yeni uzun süreli borçlanmaya giderken bir kısım vadesi gelmiş ( yada kısa vadeli ) borç senetlerinin para karşılığı olarak yeni senetlerin satın alınmasında kabul edilebileceğini duyurur . Ancak , tahvil sahipleri bu olanağı kullanıp kullanmamakta tamamen serbesttir . Kabul etmedikleri takdirde tahkim yapılmamış olur . Uygulamada daha çok görülen isteğe bağlı tahkim şekli budur .

3 – Tahkimin Etki ve Sonuçları :

Tahkim işlemi “olağanüstü bir yönetimi” işlemi olarak ekonomide bazı etkilere yol açar . Ancak , bu borçların uzun dönemde ödenmesindeki yararlar açısından bazı kuşkular ve tartışmalar ileri sürülebilir . Çünkü geriye ödenemeyen kısa süreli borç , ödenmesi gerektiği andan başlayarak , ekonomide mal ve hizmet akımları ile nakit alımları dengesini nakit alımları yönünden mal ve hizmet akımları aleyhinde bozmuş ve enflasyonist etkisini ( çarpan ve hızlandıranın karşılıklı işlemleri ile ) ortaya koymuş olmaktadır . Bu durumda , örneğin , yüzyıl süreyle bu borcun ödenmesi bütçede her yıl belli bir miktar fazlalık için çabayı zorunlu kılmaktadır . Buna karşılık enflasyonist finansmana , çeşitli yollardan başvurulmaktan kaçınılmamaktadır .

Bu gibi nedenlerle tahkim edilmiş borçların sürelerinde ödenmesinde pekçok ülkeler gerekli şekilde uymamaktadırlar . Ülkemiz için de bu durumun büyük ölçüde geçerli olduğu söylenebilir . Bir tahkim işleminin etki ve sonuçlarını alacaklılar açısından ayrı , devlet ( genel ekonomi ve toplum ) açısından ayrı düşünmek gerekir .

a ) Alacaklılar Açısından :

Daha çok zorunlu tahkimde alacaklılar açısından bir olumsuz etki söz konusudur . Bu şekilde , alacaklılarda , kamu kredisine karşı güvensizlik doğabilir ve yeni borçlanmalar güçleşebilir . Çünkü , parasını almayı ve bir işte kullanmayı tasarlayana tahvil sahipleri beklemedikleri bu durum karşısında hayal kırıklığına uğrayacak yada en azından üzüleceklerdir .

b ) Devlet ve Ülke Ekonomisi Açısından :

Tahkimin devlet açısından etkileri üç grupta toplanabilir

- Tahkim sonucu devlet , borçlarını uzun süreli bir ödeme planına bağlamak olanağını kazanır . Özellikle birikmiş ve süresi gelmiş borçlarını devletin ödeme gücüne göre yeniden düzenlemesi ve bir plan ve program çerçevesi içine alması , ekonomik düzende doğabilecek olumsuz etkileri önlemek açısından da iyi bir şeydir . Devlet bu şekilde içinde bulunduğu sıkışık durumdan kurtularak borçlarını zamanla daha kolay bir şekilde ve yeni ödeme olanakları yaratarak itfa edebilecektir .

- Tahkim , devletin borç yükünü arttırır . Bu , faiz yükünün artması sonucudur . Kısa vadelilere kıyasla uzun vadelilerin faiz oranı yüksek olduğundan tahkim sonucu hem faiz oranı yükselmekte hem de vade uzamaktadır . Bunun sonucu , devletin faiz yükü artacaktır . Ancak , çok kez uygulamada kısa vadeli borçlar için Merkez Bankası alacaklı olduğundan devlet faiz oranını fazla yükselmek ihtiyacı duymadan yada aynı faiz oranıyla gidebilir . Ülkemizde yapılan büyük tahkim işlemlerinde bu niteliklerin ağır bastığı görülmektedir .

- Tahkimin belki de en önemli sonucu , bunun ekonomik düzende deflasyonist bir etki yapmasıdır . Piyasada talep eksikliği hissolunuyorsa , tahkim yoluyla fertlerin eline yeni satın alma gücü ve olanaklarının geçmesinin önlenmesi , deflasyonist eğilimleri daha da şiddetlendirir . Bu nedenle , tahkime deflasyon dönemlerinde başvurmamak gerekir . Buna karşılık enflasyon dönemlerinde devletin borç gelirine ihtiyacı olmasa bile , kısa vadeli borçların tahkimi bu enflasyonist baskılara karşı en etkili araçlardan bir olmaktadır . Süresi dolan büyük miktardaki borcun ödenerek piyasaya büyük miktarda likit atılması enflasyonist etki demektir. Tahkim bunu önlemektedir.

CEVAP 2 Reel Harcamalar - Transfer Harcamaları Sınıflandırması

“Bu sınıflandırma, kamu harcamalarının ekonomik etkilerinin belirlenmesinde, dolayısıyla kamu harcamaları GSMH ilişkisi yönünden önemlidir. Bu sınıflandırmada bir karşılık elde etme, üretim ve milli geliri arttırma olmak üzere, iki kriter esas alınmıştır” (Bıçak, 1987: 16).

“Devlet yaptığı harcamanın karşılığında birtakım mal ve hizmetler elde ediyorsa, bu harcama reel harcamadır. Reel harcamayla devlet doğrudan veya dolaylı olarak bir tür üretim faktörü satın almış olur. Reel harcamalar cari dönem üretimini ve fiyat düzeyini doğrudan etkileyebilen, bu yönüyle doğrudan toplam talebin bir unsurunu teşkil eden harcamalardır” (Uluatam, 1991: 149). Ekonomide cari dönemde üretilmiş mal ve hizmetlere karşı, doğrudan bir talep oluşturulur. “Reel harcamalar ülkenin milli gelirini değiştirebilir ve milli gelir hesaplarına dahil edilir” (Bıçak, 1987: 16).

Transfer harcamaları ise milli gelirde değişiklik yapmaksızın, satın alma gücünü kişiler ve sosyal gruplar arasında transfer ederler. Devlet transfer harcaması yaptığında mal ve hizmet biçiminde bir karşılık elde etmez. Dolayısıyla transfer harcamaları cari dönem üretimini ve fiyat düzeyini doğrudan etkilemez. Milli gelir hesaplarına da dahil edilmez. Ancak buna rağmen, bütün transfer harcamalarının cari üretimi hiç etkilemediğini iddia etmek mümkün değildir. “Transfer harcamaları da toplam talebi, dolayısıyla cari üretimi etkiler. Ancak bu etki transferden yararlanan grupların harcamalarına bağlıdır. Doğrudan değil dolaylı bir etkidir” (Broncher ve Tabatoni, 1971: 5).

CEVAP 3 Yansımayı Belirleyen Unsurlar

Yansımayı belirleyen bazı unsurlar vardır. Bu faktörler yansımanın yönünü belirlemektedir. Bu faktörler dolaylı vergilerin yansımasında da etkili olmaktadırlar.Gelir dağılımını değiştirmeyi amaçlayan modern yansıma teorisi çerçevesinde birbirine zıt ama aynı derecede geçerliğe sahip iki yaklaşım mevcuttur. Bunlar Mikro ve Makro Ekonomik Yaklaşımlardır (Turhan, 1993: 249). Mikro ekonomik analize, geleneksel kısmi denge analizi de denilmektedir.

Yansımayı belirleyen mikro ekonomik faktörler şunlardır (Edizdoğan,1981: 33).

- Arz ve talebin fiyat esnekliği ve yapısı

- Piyasa yapısı

- Yansımanın derecesini etkileyen verginin türü ve maliyeti

- Yansıma şansını belirleyen verginin yüksekliği

- Vergilendirilen malın türü

Mikro ekonomik analizlerle sonuçta sadece yansımanın belirli koşullar altında yönü ve iktisadi kararlar üzerindeki etkileri hakkında genel bir bilgi sahibi olabiliriz. Fakat vergi

politikasının uygulanabilmesi için yansımanın yönü ve şiddeti hakkında bilgi sahibi olmak

gerekmektedir.

Malın arz ve talep elastikiyeti yansımayı etkileyen bir diğer faktördür. Arz elastikiyeti az

olan mallarda yansıma olanağı az, çok olan mallarda yansıma olanağı çok olmaktadır.

Yansıma olanağı ters orantılıdır (McKenzie, 1991: 35). Kısaca, talep ne kadar sert olursa,

yansımanın gerçekleşmesi o kadar kolay olacaktır. Zorunlu tüketim maddeleri üzerinden

alınan bir vergi lüks maddeler üzerinden alınan bir vergiye kıyasla daha kolay yansıtılabilir.

Verginin kapsamı ile yansıması arasında sıkı bir ilişki vardır. Vergileme konusu olan malın dayanıklı mal ya da tüketim malı olması vergilemenin etkileri bakımından büyük önem taşır. Verginin konusu piyasa işlemlerine ne kadar yakınsa yansıma olanağı da o kadar artar. ÖTV alım-satım işlemi sonucunda ortaya çıktığından vergi yansıtılabilmektedir.

Vergi oranı yükseldikçe ileriye yansıtılması ihtimali artar. Tüketiciler düşük fiyat

artışlarına fazla tepki göstermezler. Bu nedenle düşük oranlı vergi yüksek oranlı bir vergiye

nazaran daha kolay yansıtılmaktadır (Aksoy,1994: 325).

Verginin yansımasında önemli olan bir diğer husus ise, piyasanın yapısıdır. Piyasada

varolan rekabet koşulları, monopol ve oligopol durumları vergi yansımasında etkili

olmaktadır (Herekman, 1989: 175).

Dolaylı vergilerin, tam rekabet piyasasında kanuni yerleşmesi üreticiler veya satıcılar üzerinedir. Ancak dolaylı vergilerin fiili yerleşmesi, geniş ölçüde vergili malların müşterilerine yansıtılmaktadır. Kısa dönemde, malın arzı sıfır esnek ise vergi yükü üreticiler üzerinde kalabilmektedir. Ancak firmalar vergiyi geriye yansıtabilmeleri halinde üretimlerini sürdürürler; uzun dönemde ise marjinal firmaların piyasadan çekilmesi sonucunda arzda azalma olacağından fiyatlar yükselecek ve vergilerin tamamına yakını yansıtılabilecektir. Yani, talebin esnek olmadığı durumda fiyat yükselişlerine karşı vergi yükünün tamamı yansıtılabilecek, talebin esnek olduğu durumda verginin bir kısmı firma üzerinde kalacak bir kısmı yansıyacaktır. Tekel piyasalarında özel tüketim vergisinin yansıması ise, vergi sonrasında tekelci firma üretimi kısacak ve fiyatları artıracaktır. Verginin ne kadarının ileriye ya da geriye yansıyacağı arz ve talep eğrilerinin eğimine bağlı olacaktır (Edizdoğan, 1981: 99). Oligopol piyasalarında özel tüketim vergisinin yansımasında, söz konusu olabilecek

bir özel tüketim vergisi kolay bir şekilde tüketicilere yansıyacaktır. Talebin yeter derecede

esnek olmadığı ve firmaların rakiplerinin stratejilerini takip ettiği bir ortamda özel tüketim

vergileri kolaylıkla tüketiciye yansıtılabilecektir . Makro ekonomik yansıma, tek tek kişilerin ya da grupların gelirlerindeki nihai değişiklikler yerine; fonksiyonel, kişisel, sektörel bölgesel, ve sosyolojik açıdan incelemekte bu arada yeniden dağılımı araştırmaktadır. Makro ekonomik yansımayı belirleyen unsurlar ise, ekonominin içinde bulunduğu konjonktürel durum, yükümlülerin vergileri, finansman şekli,devletin vergi gelirlerini hemen devreye sokmasıdır.

Dolaylı vergilerin İleriye Yansıtılması

Vergi yükünün fiyat mekanizması aracılığı ile başkasının üzerine aktarılması olarak

tanımladığımız verginin yansıması var olursa vergi ileriye veya geriye doğru yansıyabilir.

Bir endüstri üzerine vergi konulur ve buna bağlı olarak da fiyatlar artarsa, verginin yansıyan kısmı, tüketici üzerinde kalmış olur. Buna ileriye doğru yansıma denir (Kazıcı, 1988: 7). Malı satan kişi ödediği verginin tamamını ileriye yansıtırsa, yansıma tam anlamıyla gerçekleşir (İl, 1988: 100). İleriye yansıma özellikle talep elastikiyeti açısından piyasadaki koşulların uygun

olması halinde gerçekleşir. Verginin ileriye yansımasının gerçekleşmesi için vergili malın fiyatını arttırmaktan başka, diğer bir malın fiyatının artırılmasıyla da yansımayı gerçekleştirebiliriz. Özellikle zorunlu tüketim mallar (ekmek, tuz, şeker gibi) üzerine konulan tüketim vergilerinin tamamı tüketicilere yansımaktadır (Şener, 1998: 277). Zorunlu tüketim

mallarının fiyatlarında bir değişiklik olsa bile bireyler, taleplerinde değişiklik yapmazlar.

Talep eğrisi dikey eksene paraleldir ve fiyatta meydana gelen değişikliklere karşı

duyarsızdır. bu mallar üzerinden dolaylı vergi alındığı zaman, vergi nedeniyle fiyatta meydana gelen artışa rağmen bireyler tüketimlerini azaltmazlar ve alınan ÖTV’nin tamamı tüketiciler tarafından ödenir.

Şekil-3.1’ de, D talep eğrisi, S vergiden önceki arz eğrisidir. ÖTV öncesi üretim 0q0

kadar ve 0P1 kadardır. Piyasa dengesi ise E0 noktasında oluşmaktadır. Zorunlu bir tüketim

malı ya da hizmete birim başına belli bir oranda tüketim vergisi konulduğunu varsayalım.

Bu durumda, vergi konulduktan sonraki arz eğrisi S’den St’ ye kayacaktır. Bu durumda

denge düzeyi Et noktasında oluşurken, fiyat düzeyi 0P1’e çıkarken üretim düzeyi sabit

kalacaktır. P0P1E0E1 alanı ile ifade edilen toplam vergi tüketiciler tarafından ödenir. Yani,

ÖTV’nin tamamı ileriye yansır.

67

DolaylıVerginin Geriye Yansıtılması

Yansıtılacak vergi, fiyat alış fiyatı ise vergi bu fiyattan çıkarılmak suretiyle geriye

doğru yansıtılır (Herekman, 1989: 168). Başka bir deyişle, vergi salınmasının sonucu

olarak, endüstride kullanılan üretim faktörlerine olan talep azalır ve bu faktörlerin

fiyatlarında bir düşme olması halidir (Kazıcı,1988: 8). Bir malın üretiminde kullanılan etkenler kolayca başka faaliyet alanlarına aktarılamıyorsa, malın arz esnekliği o kadar sert olur. Uzmanlaşmayı gerektiren ve başka alanlarda aynı derecede verimli olamayacak üretim etkenlerini kullanan sanayi kollarında üretime konan , Dolaylı Vergi bu etkilerin kullanılma derecesini yani talebini azaltır (Bulutluoğlu, 1988: 455). Geriye yansıtma üretim faktörlerine daha az bedel ödeyerek meydana gelmektedir yani vergi yükü faktör sahipleri üzerinde kalmaktadır.

DolaylıVergi alınmadan önceki piyasa dengesi E0 noktasındadır. Vergi öncesi fiyat düzeyi

P0 düzeyinde, miktar da q0 düzeyindedir. Üretim birimi başına DolaylıVergi konulduğu zaman,Talep eğrisi D0’dan Dt’ye kayacaktır. Üretim miktarında herhangi bir değişme olmazken fiyat düzeyi konulan vergi kadar yani P0’dan Pt’ye düşecektir. Bu durumda, P0PtE0Et dikdörtgenin alanı kadar zarar eden bir firmanın mal üretebilmesi olanaksızdır. Firmanın üretime devamı ancak eşit tüketim vergisini başkalarına yansıtması ile olanaklı olur.

DolaylıVerginin Kısmen Yansıtılması

DolaylıVergi nin bir bölümü arz ve talep koşullarına bağlı olarak bir kısmının geriye

yansıtılarak üreticiler üzerine, bir kısmı da ileriye doğru yansıtılarak tüketiciler üzerinde

kalması durumudur.Verginin kısmen yansıtılması, arz ve talep eğrilerinin ikisinin de esnek olduğu durumlarda söz konusu olur (Şener, 1998: 279). Kısmen vergi yansımasında, fiyatların artışı birim başına konulan vergiden daha azdır. Hem arzın hem talebin esnek olduğu mallar

grubunda lüks tüketim mallarını gösterebiliriz.

Şekil-3: Tüketim Vergisinin Kısmen Yansıtılması

Şekil-3.3’te görüldüğü gibi, vergi öncesi arz ve talep eğrilerinin kesiştikleri denge

noktasında (E0), üretilen mal (q0) fiyat ise, (P0)’dır. Vergi sonrasında arz eğrisi yukarı kayarak St ve yeni denge noktası da Et olacaktır. tüketim vergisinden sonra üretim miktarı(q0qt) kadar düşerken, fiyat (P0Pt) kadar artacaktır. Tüketici, PPtEtG0 kadarını devlete öderken, üreticide PP0G0F kadarını ödeyecektir.

3.4. Özel Tüketim Vergisinin Kaynak Dağılımına Etkisi

Vergilemenin kaynak dağılımındaki etkisi, üretici ve tüketici dengesi üzerinde

yaratacağı etkidir (Edizdoğan, 1981: 20). Tüketim vergileri, gelir elde edenler yerine bu

geliri harcayanlara yöneliktir. Böylece, hem tasarrufu ve yatırımı teşvik ederek kaynakların

birikimini hızlandırması hem de biriken kaynakları daha etkin dağıtması beklenmektedir.

Buna bağlı olarak da enflasyonun kontrolü, büyümenin sürekliliği sağlanmaya çalışılır.

Bazı mallar üzerine konulan tüketim vergileri kaynak dağılımı açısından tarafsız

değildirler (Şener, 1998: 274). Birtakım mallar üzerine konulan vergi miktarı arttırıldığı

zaman nispî fiyat ilişkileri vergi nedeniyle değişecektir. Ekonomide nispî fiyatlardaki

değişim, tüketimin kısılmasına, tasarrufun teşvik edilmesine sebep olacaktır.Tüketim

vergileri tüketimin maliyetini artırarak bu tür mallara yapılan harcamaları kısarak

kaynakların yatırıma yönlenmesini sağlayacaktır.

Gelişmekte olan ülkelerde tüketim vergileri, kaynak dağılımındaki etkinliği

sağlamak yerine, mali hedeflerini gerçekleştirmek için yüksek düzeylerde

uygulanmaktadır.Vergilenen malların fiyatı yükseldiği için tüketicinin vergili mallarla

vergisiz mallar arasındaki tercihlerinde değişme olacaktır. Bu olumuz etkiye sapma

denilmektedir. Bu sapmalar sonucu etkinlik kaybı ya da aşırı yük ortaya çıkar. Bu etkinin

gücü özel tüketim vergisinin fiyat mekanizması üzerindeki tesirine bağlıdır.

Bir verginin ekonomi üzerindeki yükü, mükellefin yaptığı vergi ödemesini aşıyorsa bu durumda vergi yükü aşırıdır (Seyidoğlu, 1992: 959). Bir tüketim vergisi nedeniyle

kişilerin refah düzeyinde ortaya çıkan azalış olarak da tanımlayabiliriz (Şener, 1998: 274).

Dolaylı verginin aşırı yük yaratması ancak vergili mal ile vergisiz mal arasında ikame yapma

olanağına sahip olduğunda ya da üreticilerin kullandığı kaynakları değiştirdiğinde veyahut

her ikisine birden yol açtığında meydana gelebilir. Yoksa, vergili mal diğerleri ile tüketime

karşılıklı olarak ikame edilemiyorsa Dolaylı vergin aşırı yük yaratmaz (Edizdoğan, 1981: 23).

Optimum kaynak dağılımının gerçekleşmesi dolayısıyla maksimum refaha ulaşabilmesi için

öncelikle üretici ve tüketici dengesinin sağlanması gereklidir. Üretici dengesi marjinal

dönüşüm haddinin, fiyatlar oranına eşitliğidir. Tüketici dengesindeki şart ise marjinal ikame

haddinin yani kayıtsızlık eğrisinin fiyatlar oranına eşitliğidir (Seyidoğlu, 1991: 51). Aşırı

vergi yükünün ortaya çıktığı durumda kaynak dağılımında etkinliğin bozulduğu durumu

şekil yardımıyla incelersek;

Şekil-4: Dolaylı vergilemede Aşırı Vergi Yükü

Şekilde, vergilendirilmemiş mal olarak x ekseninde gazoz, vergilendirilmiş mal

olarak da y ekseninde dergi yer almaktadır. Buna göre, üretim olanakları (T0U0) ile,

tüketicinin bütçe doğrusu (TU) ve kayıtsızlık eğrisinin de (I1) ile gösterildiğini varsayarsak.

Tüketicinin satın aldığı iki mal grubunun vergiden önceki denge durumu E0 noktasında

oluşacaktır. Bu durumda Pareto Optimalitesi koşulu sağlandığından kaynak dağılımında etkinlik sağlanacaktır.Dergi üzerine vergi konulmasıyla birlikte, tüketim miktarı T1’den T2’ye düşecektir.Vergi nedeniyle tüketici daha az dergi satın alacak ve bütçe doğrusu T1U1 olarak aşağı kayar ve yeni denge Et düzeyi olur. Bu durumda tüketicinin gazoz tüketim miktarı artarken, dergi tüketimi azalacaktır. Dergi alımı tüketicinin refahını olumsuz etkileyecektir.

Tüketim vergisinin oranına ek olarak, mal ve hizmetlerin arz ve talep esnekliklerinin büyüklüğü aşırı vergi yükünü etkileyecektir.

Dolaylı vergilerin gereğine uygun bir uygulaması ile kaynak dağılımındaki etkinsizliğingiderilebileceği gerçektir. Fakat, aksak rekabet piyasalarında bu denge bozulur ve ortalama hasılat marjinal maliyetin üstünde yer alır. Etkin bir kaynak dağılımının sağlanması için ayrıca, toplam sosyal maliyet ve toplam özel maliyetin birbirine eşit olması gerekmektedir.

Çevre kirliliği yaratan üretim ve tüketim maddelerinin negatif dışsallıkları olmasından dolayı fiyat sistemi kaynak dağılımı konusunda gerekli olan işlevleri yerine getiremez. Bu mallar özel tüketim vergisi ile vergilendirilerek belli bir bedel alınabilir. Bu uygulamanın en yaygın örneği ise, otoyolların fiyatlandırılması çerçevesinde alınan akaryakıt tüketim vergisidir (Musgrave, 1989: 48).

CEVAP 4 Enflasyon, bir ekonomide, belli bir dönemde, fiyatlar genel düzeyinin sürekli yükselmesidir. Enflasyon, cari fiyat düzeyinde toplam talebin, toplam arzdan fazla olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir ekonomide enflasyon, kısa dönemde kaynak ve gelir dağılımını bozduğu, uzun dönemde ise büyümeyi engellediği için mücadele edilmesi gereken önemli bir istikrarsızlık kaynağıdır.

Kamu Harcamaları Politikası

Enflasyonla mücadelede, kısa dönemde alınacak maliye politikası önlemlerinden birisi, ekonomide arza göre fazla olan talep fazlasını çekebilmek amacıyla, gelirleri eski düzeyinde bırakarak harcamaları azaltmak olacaktır. Çünkü kamu harcamalarının kendisi talep niteliğinde olan talep yaratan işlemlerdir.

Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları

Yatırım Harcamaları: Kısa dönemde, kamu yatırım harcamalarında yapılacak kısıntı, toplam talebi daraltacağından antienflasyonist etki yaratır. Kısa dönemde enflasyonla mücadele için yatırım harcamalarında yapılacak bir kısıntı, uzun dönemde ekonominin kapasitesini daraltıcı bir etki yaratacaktır. Yatırım harcamalarının etkileri uzun dönemde görüleceği için yatırım harcamalarındaki kısmalar dirençle karşılaşmaz.

Cari Harcamalar: Personel harcamalarında yapılacak kısmalar, dirençle karşılanırken; eğitim, sağlık gibi beşeri sermaye harcamaları, cari harcamalarda yapılacak bir kısıntı sonucu hem kalite hem de miktar açısından etkilenir ve bu durum uzun dönemde ekonominin gelişimi üzerinde çeşitli sorunlar yaratır. Cari harcamalar, bir ekonomide üretim kapasitesinin işlerlik kazanması için yapılan harcamalardır. Buna göre, mevcut kapasite ile bu harcamalar arasında optimum bir bileşim gerçekleşmişse yani mevcut kapasite cari harcamaların düzeyi ve bileşimi ile uyumlu ise, cari harcamalarda bir kısıntıya gidilmesi bu üretim kapasitesinden tam olarak yararlanılamaması sonucunu doğuracaktır.

Kamu Transfer Harcamaları: Mesela sosyal yardımlarda bir kısıntıya başvurmak arzulanmayacak, mali ve ekonomik transfer harcamalarının azaltılması ise, baskı grupları aracılığıyla politik dirençle karşılaşacaktır.

Kamu Gelirleri Politikası

Enflasyonist bir ekonomide, toplam arza göre fazla olan toplam talebi azaltabilmenin bir diğer yolu da, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak kamu gelirlerini artırmaktır.

Vergi Gelirleri Politikası

Enflasyonun hüküm sürdüğü bir ekonomide, vergileri artırmak, diğer bir deyişle vergi yükünü yükseltmek, kısa dönemde vergi yükümlülerini likiditeden mahrum etmek, bütçe fazlasını meydana getirmek ve ekonomideki satın alma gücü fazlasını emmek bakımından gerekli olmaktadır.

Vergiler, kişilerin kullanılabilir gelirlerinde, bu yolla özel tüketim ve yatırım harcamalarında bir azalmaya neden olarak ekonomi üzerinde daraltıcı etkiye sahiptirler. Bu nedenle kısa dönemde enflasyonla mücadelede, maliye politikalarından birisi de yeni vergiler koyarak ya da mevcut vergi oranlarını yükselterek vergi gelirlerini artırmak olacaktır.

Vergilerin artırılmasının toplam talep üzerinde olduğu kadar, toplam arz üzerinde de etkisi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle enflasyonla mücadele programında, farklı vergilerin ekonomi üzerinde farklı etkilerinin gözönünde bulundurulması ve amaca en uygun bileşimin seçilmesi gerekmektedir.

Gelir Vergileri

Enflasyonist bir ekonomide, gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi olduğu kadar, toplam talebi kısmak açısından da güvenilir bir vergidir. Artan oranlı yapısı nedeniyle çok önemlidir. Ancak yüksek gelir gruplarına ilişkin marjinal vergi oranlarında gerçekleştirilecek şiddetli artışlar, tasarruf gücü yüksek bu kişilerin tasarrufta bulunma ve yatırım yapma isteklerini kısabilir.

Buna karşılık düşük gelir gruplarındaki artışlar, bu gruba dahil kişilerin tüketim eğilimleri yüksek olduğu için ekonominin toplam talep düzeyi üzerinde kısıtlayıcı etkisi daha fazla olacaktır.

Bir ekonomide enflasyonla mücadele için, gelir vergilerinde değişiklik yapılması politikasının tüketim harcamaları üzerindeki azaltıcı etkisi, harcamalar üzerinden alınan vergilere göre daha azdır. Çünkü gelir vergisinin bir kısmı tasarruflardan ödenmektedir.

Gider Vergileri

Gelir vergilerine göre, toplam talebi kısmada daha etkili olan gider vergilerinin tümü, tüketicilerin harcamalarını kısmaktadır. Gider vergilerinin varlığının ve yükünün. kişiler tarafından daha az hissedilir olması nedeniyle, gelir vergilerinde olduğu kadar kesin ve çabuk baskı gruplarının dirençleri ile karşılaşılmadan değiştirilmeleri mümkündür.

Düşük gelir grupları üzerinde daha ağır bir yük meydana getirmesi ve özellikle enflasyonist ekonomide, bu vergilerin başlangıçta vergilenir mallar üzerinde meydana getirdiği fiyatları yükseltici etkisinin; ücret-fiyat etkilenimini hızlandıracağı konusu, olumsuz yönlerindendir.

Servet Vergileri

Enflasyonla mücadele amacıyla kullanılma olasılığı, gelir ve gider vergilerine göre çok azdır. Çünkü servet vergileri, ekonomik dalgalanmalar yönünden hiç de duyarlı olmayan vergilerdir.

Vergi politikası yoluyla, uzun dönemde toplam arzı toplam talep düzeyine çıkarmak için, vergi sisteminin yapısına hızlandırılmış amortisman, vergi ayrıcalık ve bağışıklıkları gibi teşvik kurumları sokulacak, yani teşvik edici vergi politikası uygulanacaktır.

Borçlanma Politikası

Borçlanmanın kısa dönemde toplam talep düzeyini etkileme derecesi, borçlanmanın kaynağına göre farklılık göstermektedir. Ancak borçlanmanın, toplam talebi azaltıcı bu yolla ekonomiyi daraltıcı etkisi, vergilere göre daha azdır.

Borçlanma kişilerden ve firmalardan yapılırsa: Kısa dönemde özel harcamaların azalarak ekonomiyi daraltıcı bir etkinin yaratılacağı, bu daraltıcı etkinin diğer borçlanma kaynaklarıyla karşılaştırıldığında en çok olacağı açıktır. Çünkü kişiler ve firmalar, devlet tahvili alımlarını, ya tasarruflarını ya da tüketimlerini kısarak karşılayacak, her iki durumda da özel kesimin toplam talebi azalmış olacaktır. Eğer kişiler tüketimlerini kısarak tahvil alıyorlarsa özel tüketim harcamaları azalacak, tasarrufları kısarak tahvil alıyorlarsa, bu tasarrufların yöneleceği özel yatırım harcamaları azalacaktır.

Borçlanmanın ticari bankalardan yapılması durumunda: Ekonomide daraltıcı etki yaratılıp yaratılamayacağı, bankaların borç verecekleri parayı nereden karşılayacaklarına bağlıdır. Eğer ticari bankalar, devlete borç verdikleri parayı, kredi talebinin yeterince yüksek olmadığı bir durumda, kullanılmayarak atıl olarak portföylerinde tuttukları miktarlardan karşılıyorlarsa, kısa dönemde, ekonomide daraltıcı etki, özel kesimin talebinde bir azalma meydana gelmeyeceği için gerçekleşmeyecektir. Bankaların atıl tuttukları fonları devlete borç vermeleri durumunda, devletçe elde edilen fonların harcanması, ekonomi üzerinde genişletici etki yaratacaktır. Ancak bankalar, özel kredi talebinin yüksek olduğu, bu nedenle kullanılmayarak atıl tutulan miktarların olmadığı bir durumda, bu fonları devlet tahvili alımında kullanırlarsa, özel kesimin kredi talebi kısılacağından, ekonomi üzerinde daraltıcı bir etki meydana gelecektir.

Merkez Bankası'ndan borçlanılması: Merkez Bankası'nın devlet tahvili satın alması, para basımı yoluyla gerçekleştirildiğinden ekonomi üzerinde hiçbir daraltıcı etki meydana gelmeyecek, hatta bu fonların harcanması durumunda genişletici etki yaratılmış olacaktır. Çünkü, ilk olarak ekonomide para arzı borçlanılan miktar kadar artmakta, ayrıca buna ek olarak, banka sisteminin nakit dengesinin artması ve böylece bankaların özel sektöre daha fazla borç verme imkanının yaratılması sonucu kaydi para miktarı da yükselmektedir.

Bir ekonomide borç miktarındaki değişikliklerin, kısa dönemde toplam talep düzeyini etkileme derecesi, borçlanmanın kaynağına göre farklılık göstermektedir. Ancak borçlanma, bu açıdan diğer bir kamu geliri olan vergiler ile karşılaştırıldığında, borçlanmanın genel olarak, toplam talebi azaltıcı ve bu yolla ekonomiyi daraltıcı etkisinin daha az olduğu görülmektedir. Yani, vergi, aynı miktardaki borçlanmaya oranla, bir ekonomideki toplam harcama miktarını daha fazla azaltacak ve daha fazla antienflasyonist etki yaratacaktır.

Ayrıca, bir ekonomide, borçlanma sonucu ortaya çıkacak talep azalması etkisinin, tüketim harcamalarından çok yatırım harcamalarında görüleceği açıktır.

 

SORU 145 Emisyon hangi ölçüler içerisinde güvenilir bir kamu geliridir?

Yöntem1

Emisyon

Türkçe karşılığı “ihraç” demek olan emisyon sözcüğü yabancı dillerde çıkarmak, yaymak, tedavüle koymak anlamında kullanılır. Kâğıt paranın, tahvillerin, hisse senetlerinin ilk defa piyasaya sürülmesi emisyondur. Ufaklık paranın piyasaya çıkarılmasında emisyon terimi kullanılmaz.

Emisyona Merkez Bankası yetkilidir. Emisyon Merkez Bankası’nın aktif ve pasifindeki gelişmelerin sonucu oluşur. Emisyonu etkileyen en önemli kalemler altın ve yabancı dövizler karşılığında, ticari ve sınai senetlerin reeskonta veya avansa kabulleri suretiyle, hazineye kısa vadeli avans, hazine kefaletini haiz bonoların iskontosu suretiyle oluşmaktadır. Merkez Bankası mevduatı ise, arttığı zaman emisyon ihtiyacını azaltan, azaldığı zaman emisyon ihtiyacını artıran bir faktördür.

Ekonomi tam çalışma düzeyinde parasal akımlar reel akımlar dengesi kuruluncaya kadar, emisyon mali bakımdan sağlıklı ve güvenilir bir kamu geliridir. Fakat ekonomi bir defa tam çalışma seviyesinde dengeye kavuştuktan sonra emisyon hacminin hangi ölçütler içinde arttırılmasının sağlıklı olacağı meselesi ortaya çıkar. Bu konuda belirli ölçütler ortay konmaya çalışılmıştır. Şöyle ki:

a)Milli gelirdeki artışlar; Bu konuda Arthur Lewis Gana üzerinde yaptığı bazı incelemelerde milli gelirde 2 ünitelik bir artışa karşılık emisyon hacminde bir ünitelik bir artış meydan getirmenin mali bakımdan sakıncalı olmadığı sonucuna varmıştır. Hiç şüphesiz bu nispet tartışmasız bütün ekonomiler için geçerli kabul edilemez. Burada temel ölçüt kanaatimizce paranın gelir tedavül süratinin hesaplanması lazım gelir. Bu sürat hesaplanınca milli gelirdeki artış hızı da bilinince emisyon yoluyla toplam para arzının ne miktarda arttırılacağı kolayca hesaplanabilir. Türkiye gayri safi kalkınma hızının 2 katını aşmayan yıllık emisyon miktarının mali istikrarı bozmadığı anlaşılmaktadır.

b)Monetizasyon; Az gelişmiş ekonomilerde dahil olmak üzere çağdaş ekonomiler gün geçtikçe daha çok para ekonomisi içine girmektedirler. Bu olaya ekonominin monetizasyonu denmektedir. Bu olay hesaplanabilirse, bu olaya dayanarak ekonomide ne miktarda ilave emisyona gidilmesi gerektiği tahmin edilebilir. Böylece bir yanda ekonomide para ekonomisine geçişler hızlandırılırken diğer yanda ekonomilerde iş bölümü ve ihtisaslaşma geliştirilerek üretim arttırılır. Bu durum yeni tasarruf ve yatırımlara imkan hazırlar milli gelir ve istihdam düzeyi yükselir.

Bir ekonomide para ekonomisine geçişi paraya karşı olan talebin üretim hacmindeki artıştan daha hızlı olmasıdır şeklinde tarif edebiliriz. Ekonomilerin para ekonomisine geçişleri fiyat istikrarı içinde gerçekleştirildiği zaman hazinenin gelir yaratma fonksiyonundan yararlanılmış olur.

c)Stok hareketleri; Ekonomiler kalkındıkça stoklar GSMHya oranla artmaktadır. İşletmelerin ellerinde stok bulundurmaları bu işletmelerin döner sermayeye olan ihtiyaçlarını arttırır. Bu itibarla ekonomide toplam para arzını emisyon yoluyla ayarlarken stok seviyesindeki iniş ve çıkışları da göz önünde tutmak ve stokların arttığı zamanlarda emisyon miktarını arttırmak gerekir.

d)Dış borçların ödenmesi; Bugün az gelişmiş ekonomilerin büyük bir kısmı iki trilyon dolardan daha fazla ağır bir dış borç yükü altındadır. Buna mukabil adı geçen ekonomilerin ödemeler dengesi devamlı olarak açık göstermektedir. İşte bu gibi ekonomilerde dış borçların yıllık faizleri ve ana paraları ödenirken dış borç servisi kadar milli paranın toplam para arzından çekilmesine engel olmak lazım gelir. Zira bu ekonomilerde ödemeler dengesi açık gösterdiği ve ödemeler dengesindeki açıklık dış ticaret dengesinden ileri geldiği için dış borç ödemeleri dolayısıyla emisyon miktarını azaltmak ekonomide deflasyonist bir etki meydana getirebilir. Bunu önlemek üzere ekonomide toplam mal ve hizmet arzı ile parasal akımlar arasında denge sağlayacak miktarda emisyona gidilmesi gerekir.

e)Karşılık paraların debloke edilmesi; Dış yardım bilindiği üzere karşılık para yaratmakta ve türkiyede genel bütçe içinde yer almaktadır. Dış yardım genellikle mal ve hizmet şeklinde milli ekonomiye girdiğinden karşılıklı paralar teşekkül ettikleri zamanda debloke edilmezse ekonomide deflasyonist etki meydana getirebilirler. Bu itibarla dış yardımdan doğan bloke fonların debloke fonlar haline getirilmesi zaman ve miktar itibariyle iyice ayarlanmalı ekonomide mal ve hizmet akımları ile parasal akımlar arasındaki denge bozulmamalıdır.

f)Yurtdışındaki işçilerden sağlanan dövizlere göre emisyon hacmi ayarlamalıdır; Türkiye son 40 seneden beri yurtdışında çalışan işçilerden önemli miktarlarda döviz elde eder duruma gelmiştir. Yurtdışındaki işçilerden sağlanan dövizler bir çeşit ihracat geliri olarak düşünülmeli ve emisyon hacmi dışardan sağlanan döviz akımına göre ayarlanmalıdır.

g)Fiyatlar genel düzeyindeki yükselmeler; Fiyatlar genel düzeyindeki yükselmeler emisyon hacminin düzenlenmesinde göz önünde tutulması gereken bir husustur. Zira işletmelerde stokların finansmanı, girdilerin satın alınması, işçi ücretlerinin ödenmesi, kredileri satışların finansmanı hep yeni fiyatlar üzerinden sağlanacaktır. Bu nedenle ekonomide emisyon miktarı saptanırken bir önceki yıla göre fiyatlar genel düzeyindeki yükselmeler iyice değerlendirilmeli ve yıl içinde gerçekleşecek enflasyon hızı göz önünde tutulmalıdır.

Yöntem2

PARASAL GENİŞLEMENİN NEDENLERİ, ETKİLERİ VE SONUÇLARI

Parasal genişleme, hükümetlerin merkez bankası üzerinde doğrudan ve/veya dolaylı yollardan etkide bulunarak para arzını artırmalarıdır. Politik ve ekonomik istikrarsızlığın egemen olduğu ülkelerde para arzının aşırı biçimde genişlemesinin temel nedeni siyasi olgulardır. Siyasi otorite, yeniden seçilebilmek için kamu harcamalarını sürekli olarak artırmakta, bunun neticesinde kamu kesimi finansman açıkları sorunu ortaya çıkmaktadır. Kamunun finansman açığı ise başlıca beş ayrı yoldan karşılanmaya çalışılmaktadır. Bunlar; vergileme, iç borçlanma, dış borçlanma, para basma, döviz rezervlerinin kullanılmasıdır.

Kamu ekonomisinin görev ve fonksiyonlarının genişlemesi kamu harcamalarının sürekli artması anlamına gelmektedir. Artan kamu harcamalarına paralel olarak siyasal iktidarlar finansman sorunu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Kamu harcamalarının finansmanında temel kaynak vergilerdir. Vergiler devletin en önemli finansman kaynağı olmasına rağmen bunun sınırları bulunmaktadır. Herşeyden önce vergilerin artırılması, vatandaşlar tarafından tepki ile karşılanabileceğinden oy kaybetmek istemeyen ve yeniden seçilebilmeyi planlayan siyasal iktidarlar, vergileri özellikle seçim öncesi dönemlerde fazla artırmamaya özen gösteririler. Kamu harcamalarının tamamen vergi ile finanse edilmemesi bütçe gelirleri ile bütçe harcamaları arasındaki dengesizlik sorununu yani “bütçe açığı” sorununu gündeme getirir.

Hükümetler bütçe açığını tamamen vergi ile finanse etmeyince, bu kez vergi-dışı finansman kaynaklarına yönelirler. Vergi-dışı finansman kaynakları ise borçlanma ve emisyondur.

Önemle belirtelim ki, vergi yükünün giderek artmasının ekonomi üzerinde ciddi sorunlara yol açması kaçınılmazdır. En başta vergi yükünün artmasının toplam tasarrufları, yatırımları ve emek arzını olumsuz etkilemesi sözkonusudur. Bu, netice olarak işsizliğin artması, ekonomik büyüme ve kalkınmanın yavaşlaması ve prodüktivitenin azalması anlamına gelir. Dahası, vergilerin ağırlaşması, vergi kaçakçılığı sorununu da beraberinde getirir. Vergi kaçakçılığı, yeraltı ekonomisinin (kayıtdışı ekonominin) genişlemesi ve devletin vergi gelirlerinin azalması sonucunu doğurur.

Borçlanmanın da ekonomi üzerinde olumsuz sonuçları vardır. Devletin kamu harcamalarını iç borçlanmaya (hazine tahvil ve bono ihracı, Merkez Bankası’ndan kısa vadeli avans vs.) başvurarak finanse etmeye yönelmesi kısa dönemde faiz oranlarını artırır. Faiz oranlarının artması üretim ekonomisinin daralması ve yatırımlara aktarılabilecek fonların milli gelire hiç bir katkısı olmayan rant ekonomisi içinde değerlendirilmesi neticesini doğurur. Faiz oranlarının artması, müteşebbislerin kredi kullanma maliyetlerini önemli ölçüde artırır. Özetle, devletin iç borçlanmaya başvurması reel sektör üzerinde olumsuz sonuçlar doğurur. Uzun dönemde ise gelecek kuşakların vergi yükünün artması sorunu gündeme gelir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde aşırı iç borçlanma reel ekonomi açısından son derece sakıncalı bir maliye politikası aracıdır. Üstelik, kamu harcamalarının borçlanma ile finanse edilmeye çalışılması,kamu ekonomisini adeta bir “fasit daire” içine sokar. Zira, asıl amacı kamu harcamalarını finanse etmek olan devlet, borçlanma ile faiz yükünü artırır ve yeniden, bu kez daha yüksek faizle borçlanmaya başvurmak zorunda kalır.

Devletin dış borçlanmaya başvurması sınırlı olduğu ve verimli alanlarda kullanıldığı takdirde ekonomi açısından faydalı olabilir. Ancak giderek artan dış borçlanma kamu ekonomisinde bir başka dengeyi olumsuz etkiler. Devletin dış borçlarının artması, dış borç faiz yükünün artması sorununu da beraberinde getirir. Netice olarak, devletin döviz kaynaklarının bir kısmı, dış ülkelere dış borç ana parası ve faizi olarak geri ödenmek zorundadır. Bu durumda ödemeler bilançosunda denge bozulabilir ve açık sorunu gündeme gelebilir. Anlaşıldığı üzere gerek iç, gerek dış borçlanma sınırlandırılmadığı takdirde ekonomi üzerinde ciddi sorunlar ortaya çıkarabilir.

Bütçe açıklarının vergi dışı finansman kaynaklarından bir diğeri emisyondur. Devletin merkez bankası kaynaklarına başvurarak karşılıksız para basması ve/veya merkez bankası avanslarını kullanması, daha sonra da bu borcun bir yasa çıkarılarak ortadan kaldırılması ya da uzun vadeli borç haline dönüştürülmesi (konsolidasyon = tahkim) işlemleri nihai olarak enflasyona yol açmaktadır. Iktisat biliminde para arzı artışı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkinin pozitif yönde olduğu pek çok ampirik çalışma ile doğrulanmıştır. Özetle, kamu ekonomisinde hükümetlerin para arzını artırmalarının sonucu enflasyondur.

B. PARASAL GENİŞLEME VE FİYATLAR GENEL SEVİYESİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

Parasal genişleme ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiler literatürde Miktar Teorisi olarak adlandırılmakta ve para teorisinin temelini oluşturmaktadır. Miktar teorisi, kısaca paranın miktarındaki artış ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiyi ele almaktadır. Miktar teorisi, çok basit ve anlaşılır bir hipotezi öne sürmektedir: paranın miktarındaki artışlar fiyatlar genel seviyesini artırır, yani enflasyona yol açar. Bunun tersi olarak paranın miktarındaki azalma, fiyatlar genel seviyesinin düşmesine, yani deflasyona yol açar.

Bu bölümde para arzındaki büyüme ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkileri başlıca üç alt başlık altında inceleyeceğiz. Ilk olarak, konunun tarihsel temellerini, daha sonra teorik temellerini ve son olarak da para arzı ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki uluslararası ampirik araştırmaların sonuçlarını özetleyeceğiz. Bu son bölümde ayrıca ülkemizde para arzı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiyi test etmeye çalışacağız.

1. Miktar Teorisinin Doğuşu

Para miktarı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkinin mevcut olduğunu ilk ortaya atan düşünürün Polonyalı Astrolog Copernicus (1473-1543) olduğu ileri sürülür Copernicus’un Polonya Kralı Sigismund I’in isteği üzerine para sorunlarını incelediği belirtilmektedir. Copernicus dışında konuyu inceleyenler arasında J. Bodin, Sir W. Petty, R.D. Cantillion adlı düşünürleri de saymak gerekir. J. Bodin (1530-1596), yayınladığı bir eserinde sikkelerden eksiltilmiş değerli maden oranıyla fiyat hareketlerini karşılaştırmıştır. Bodin, fiyatlardaki artışın sikke ayar bozukluğu oranından çok daha yüksek olduğu sonucuna varmıştır. R. Cantillion (1680-1734) ise altın ve gümüş madenlerin keşfedilmesi neticesinde para miktarının artmış olduğunu ve bunun sonucunda fiyatlar genel seviyesinin yükseldiğini belirtmiştir. Fakat konuyu ilk kez detaylarıyla ve açık olarak inceleyenler, klasik liberalizmin kurucusu ve ilk temsilcileri olmuştur. Siyasi liberalizmin kurucusu olarak kabul edilen John Locke bir eserinde para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır (Ergin,1981: 147):

“Arz ve talep sabit iken fiyatlar yükselirse, nedeni doğrudan doğruya para miktarındaki değişikliktir. Ancak paranın yavaş veya hızlı el değiştirmesine göre, fiyatlar az veya çok yükselir.”

Konuyu çok açık olarak ortaya koyan düşünürlerden birisi de D. Hume’dur. A. Smith ve diğer klasik iktisatçılar üzerinde çok büyük etkisi olan D. Hume (1711-1776), para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamaktadır (Ergin,1981: 149):

“Ingiltere’deki altın ve gümüşün beşte dördünü bir gemiye yüklettiklerini ve gece denize açılan geminin battığını varsayalım. Ne olacaktır? Bütün Ingiltere’nin parası bir gecede beşte dört azalmış bulunacaktır. Dolaşımdaki para Henry VIII ve Edward VI zamanlarındaki miktara inecektir. Fiyatlar da aynı oranda ucuzlayacaktır. Ucuzlayan Ingiliz malları, yabancı ülkelere çok daha büyük miktarlarda satılacaktır. Yabancı malları ise, iç piyasada pahalılıkları dolayısıyla alıcı bulamayacaktır. Dışsatım artarken, dışalım azalacaktır. Dış ticaret, memlekete değerli maden kazandıracaktır. Altın ve gümüş girişi para stokunu eski hacmine getirince, fiyatlar da olay öncesi düzeye yeniden gelecektir...Bir gecede Ingiltere’deki para stoku beş kat artarsa, gelişme ters yönde olacaktır. Iç piyasada fiyatların yükselmesi, dışalımın çoğalmasına ve dışsatımın azalmasına yol açacaktır. Ülkeden altın çıkacaktır. Altın çıkışları, fiyatlar başlangıçtaki düzeyine ininceye dek sürecektir. Bir ulusun zenginliğini oluşturan, doğal kaynakları ve endüstrisidir. Ingiltere, zenginliğini altın stokuna değil, sürüm pazarlarına borçludur. Uluslararası ticarette, işbölümü yapılması ve serbest bir düzen kurulması, devlet müdahalesinden daha iyi sonuç verir.”

D. Hume, para miktarındaki artışların hemen fiyatları artırmayacağını ve bunun bir zaman gecikmesi (time lag) ile fiyatlara yansıyacağını da ifade etmiştir. Tekrar Hume’un kendi sözleri ile aktaralım:

“Eşya fiyatlarının yükselmesi, altın ve gümüşün çoğalmasından ileri gelen kaçınılmaz bir sonuç olmakla beraber, pahalılık derhal başlamaz. Önceleri, fiyatlarda bir değişiklik görülmez. Fiyatların yükselmesi için zaman geçmesi gereklidir. Pahalılık adım adım ilerler. Evvela bir malın, sonra bir diğerinin fiyatı zam görür. Ve sonunda bütün fiyatlar, para miktarındaki çoğalışla aynı hizaya gelir.” (Ergin, 1981: 150)

Para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi ele alan düşünürlerden bir diğeri de ünlü klasik iktisatçılardan J.S. Mill (1806-1873)’dir (Şekil III.2). Mill, Hume’un miktar teorisi konusundaki görüşlerine katılmakla birlikte paranın dolanım hızının da fiyatlar üzerinde etkili olacağını savunuyordu. Mill, yaptığı açıklamalarla miktar teorisini ilk kez matematiksel olarak formüle eden Irwing Fisher üzerinde de etkili olmuştur. Mill’in konu ile ilgili görüşlerini kendi sözleriyle aktarmaya çalışalım:

“Eğer, satışa sunulan malların miktarının sabit olduğunu varsayarsak, paranın değeri, paranın miktarına ve el değiştirme sayısına bağlı olacaktır. Netice olarak, mübadeleye konu olan malların sayısı aynı kalmakla birlikte, paranın değeri, paranın tedavül hızı ile ters yönlü bir ilişkiye sahip olacaktır.” (Ekelund-Hebert, 1990: 38)

 

SORU 18 İPTAL DAVASI İLE TAM YARGI DAVASI ARASINDAKİ FARKLAR (SAYIŞTAY YAZILI)

1) Her 2 dava türünde de yargılama usulü aynıdır.

2) İptal davasına sadece idari işlemler konu olduğu halde, tam yargı davasına, idari işlemler, idari eylemler, ve idari sözleşmeler konu olabilir.

3) İptal davasında, davacıya, dava konusu olan idari işlemin iptali olanağı sağlandığı halde, tam yargı davasında davacıya bir hakkın yerine getirilmesi, saldırının durdurulması, eski durumun geri getirilmesi, uğranılan zararın giderilmesi gibi çeşitli olanaklar sağlanmıştır.

4) Tam yargı davaları öznel niteliktedir. Davacı bir hakkın ihlal edildiğini ileri sürmektedir. İptal davaları ise nesnel niteliktedir. İptal davası açmak için bir hakkın ihlal edilmesi gerekmez. Sadece menfaat ihlali yeterlidir.

5) Tam yargı davasının sonucundan sadece davacı yararlanırken, iptal davası duruma genel niteliklidir.


 

SORU 24 TİCARİ DEFTERLERİN SAHİBİ LEHİNE VE ALEYHİNE DELİL OLARAK KULLANILMASI ŞARTLARI NELERDİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Ticari Defterlerin Sahibi Aleyhine Delil Olması

Bir davada ispat yükü kendisine düşen taraf, iddiasını kanıtlamak için diğer tarafın tuttuğu defterlere dayanabilir. Taraflardan biri iddiasını sadece karşı tarafın defterleriyle ispat etmek istediğini beyan ederse, mahkeme karşı tarafa ticari defterlerini mahkemeye ibraz etmesi için süre verir.

Karşı taraf, ticari defterlerini ibraz etmezse mahkeme defterlerin ibrazını istemiş olan tarafa iddiasının doğruluğu hakkında yemin verir. Kendisine yemin verilen taraf yemini kabul ederek yemin ederse, iddiasını kanıtlamış olur.

Defterlerini ibraz etmesi istenen taraf, defterlerini ibraz ederse;

1. İbraz edilen defterlerde, ileri sürülen iddia hakkında hiç bir kayıt yer almamışsa iddia ispat edilememiş sayılır. Başka kanıt da getirilemez ve dava reddolunur.

2. İbraz edilen defterlerde sadece defter sahibinin aleyhine kayıt varsa, bu kayıt defter sahibi aleyhine kesin delil oluşturur. Defter sahibi bundan sonra kendi defterlerinde yer alan kayıtların aksini ancak başka bir kesin kanıtla, örneğin borcunu ödemiş olduğunu karşı taraftan aldığı bir makbuzla ispat edebilir.

Tacir tutmak zorunda olduğu bütün defterleri tutmamış, tasdik ettirmemiş veya beyanname verme yükümünü yerine getirmemiş olsa bile tuttuğu defterlerdeki kayıtlar aleyhine delil olarak kullanılabilir.

3. İbraz edilen defterlerde, defter sahibinin hem lehine hem aleyhine kayıt varsa ve defterler kanuna uygun şekilde tutulmamışsa defterlerin sahibi lehine olan kayıtları dikkate alınmaz.

Ticari defterlerin sahibi aleyhine delil olarak kullanılabilmesi için, defterlerin kanuna uygun şekilde tutulmuş olmasına ve uyuşmazlığın her iki tarafının da tacir olmasına gerek yoktur.

Ticari Defterlerin Sahibi Lehine Delil Olması

Ticaret Kanunu ile tacirin tutmuş olduğu defterlerin belli şartlar altında kendi lehine delil oluşturabileceği kabul edilmiştir.

Ticari defterlerin sahibi lehine delil oluşturabilmesi için gerçekleşmesi gereken koşullar şunlardır:

1. Uyuşmazlığın her iki tarafının da uyuşmazlık konusu işin yapıldığı tarihte tacir sıfatına sahip olması gerekir.

2. Uyuşmazlık her iki tarafın da defterlerine geçirmesi gereken bir ticari işten kaynaklamalıdır. Diğer bir deyişle iş her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olmalıdır.

3. Delil oluşturması istenen defterler kanuna uygun şekilde tutulmuş olmalıdır. Bunun için her şeyden önce zorunlu tüm defterlerin tutulmuş olması gerekir. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler tutulmamışsa, ismen sayılan zorunlu defter kayıtları ancak sahibi aleyhine delil teşkil eder. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler ise ismen gösterilen ve tasdike tabi olan defterlerle beraber delil olarak kabul olunur.

Ayrıca ismen sayılan zorunlu defterler için tasdik işleminin ve diğer zorunlu defterler için de sicil memuruna beyanname verme yükümünün yerine getirilmiş, yevmiye defteri kayıtlarının süresi içinde deftere geçirilmiş, envanter ve bilançonun eksiksiz, açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş olması gerekir (TK.69, 70, 72, 75).

4. Uyuşmazlık konusu işle ilgili olarak defterlere geçirilen tüm kayıtların birbirini doğrulaması gerekir.

5. Karşı tarafın, ileri sürülen iddianın aksini kendi ticari defterleri veya diğer geçerli delillerle ispat edememiş olması gerekir. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispatlamak isteyen davacı tarafın defter kayıtlarına uygun ise, davacı taraf iddiasını ispat etmiş sayılır. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispat etmek isteyen tarafın defter kayıtlarına aykırı ise veya defterlerinde bu konuda hiçbir kayıt yer almamışsa iddia defterlerle ispat olunamamış kabul edilir.

Karşı taraf defterlerini ibraz etmezse veya defterlerini hiç ya da usulüne uygun olarak tutmamış olursa iddiasını defterleri ile ispat etmek isteyen tarafın defterleri kendi lehine delil oluşturur. Ancak karşı taraf defterlerdeki kayıtları vesika veya diğer geçerli delillerle çürütebilir.

6. Mahkeme tüm bu şartların gerçekleşmesi halinde, kanaatini güçlendirmek için davacıya, defterlerindeki kaydın doğru olduğuna ve halen davalıda yerine getirilmesi gereken bir hakkı bulunduğuna ilişkin yemin vermek zorundadır. Defter sahibi yeminden kaçınırsa, iddiasını defterleri ile ispat edememiş sayılır.

 

SORU 91 Tam rekabetten monopole geçmenin sakıncalarını açıklayınız.

TAM REKABET VE TEKEL PİYASALARININ KARŞILAŞTIRILMASI “

Her iki piyasa türünün birbirinden ayırt edici nitelikleri şöyle sıralanabilir:

1. Tam rekabette firmalar daha düşük fiyatlarda satış yaparlar. Çünkü tekel piyasasının

denge fiyatı uzun dönemde maliyet eğrisinin minimum noktasında olmadığı için daha yüksek düzeydedir.

2. Tam rekabette firmalar daha düşük maliyetlerde üretimde bulunmalarına karşın

tekelde üretim maliyeti daha yüksektir.

3. Tam rekabette firmaların üretim miktarı tekelci firmanınkini geçer. Böylece tam

rekabette firmalar daha düşük maliyetlerle daha fazla üretimde bulunurlar. Tekelci firmada atıl kapasite büyük bir sorun olabilir.

4. Tekelci firmada atıl kapasite sonucu, toplum açısından üretim kaynakları savurganlığı

söz konusudur.

5. Tekelci firmalar tam rekabete kıyasla aşırı karlar elde ederler. Bunun sonucu gelir

dağılımında eşitsizliklere yol açar. Tekellerin büyük karlar sağlamaları genellikle yoksul halkın veya düşük gelirli grupların gelirlerinin daha da azalmasına yol açtığı için toplum açısından “sosyal adalet” ilkesi ile bağdaşmayan sonuçlar doğurur.

6. Tam rekabette talep eğrisi tam esnek yani yatay bir doğru olmasına karşın, tekelde

negatif eğimli piyasa talep eğrisinin aynısıdır.

7. Tam rekabette talep marjinal ve ortalama gelir eğrileri aynı eğri ile temsil edildiği

halde, tekelde marjinal gelir eğrisi birbirinin aynısı olan talep ve ortalama gelir eğrilerinin altındadır.

8. Tam rekabet piyasasında denge marjinal maliyetin fiyata eşit olduğu noktada, tekelde

ise marjinal maliyetin marjinal gelire eşit olduğu yerde sağlanır.

SORU 128 Türk Kamu Yönetimi sitemi içinde Bağımsız İdari Otorite kavramının anlamını ve özelliklerini açıklayınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav Soruları

1- Ortak Özellikleri

a- Genel yönetim yapısı içinde yer alırlar.

b- Kuruluşları ve işleyişleri yasayla belirtilmiştir.

c- Özerk ve bağımsız statülü yapılardır.

d- Genel yönetimin hiyerarşik ve vesayet denetimine bağlı değillerdir.

e- Düzenleme, denetim ve yaptırım uygulama konusunda güçlü yetkileri vardır.

2- Yetkileri

a- İlgili ve yetkili oldukları konuda düzenleme yetkileri vardır.

b- Kendi alanlarıyla ilgili görüş bildirir ve öneride bulunabilirler.

c- Gözetim ve denetim görevleriyle ilgili olarak uyarılarda bulunabilir, talimatlar verebilir ve gerekli tedbirleri alabilirler.

d- Araştırma ve soruşturma yapabilir, suç duyurusunda bulunabilirler.

e- Yaptırım uygulayabilirler.

3- İdari Yapı İçinde Yerleri

Anayasa’nın 123’üncü maddesinde; “ idare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.” ilkesi yer almaktadır. Bu madde hükmüyle Anayasamız Türk idari yapısı içinde ayrıca özerk kurumlara ( BİO ) yer vermemiştir. Ancak Anayasa’nın “Sosyal ve Ekonomik Haklar” bölümünde koşullu olarak devlete verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, bağımsız idari otorite niteliğinde bazı kurumların kurulmasına olanak sağlanmıştır.

Hizmet yerinden yönetim kuruluşları, kamu tüzelkişiliği ve özerklik içinde kamu hizmeti yürütürken, BİO’lar belli bir kamu hizmeti yürütmekten ziyade, bireylerin ve toplulukların hak ve özgürlükleri ile yakından ilişkili alanlarda düzenleyici, izleyici, denetleyici ve gerektiğinde yaptırım uygulayıcı kuruluşlardır. BİO’ların idari hukuk anlamında bir anlamıyla ‘kolluk görevi’ yaptığı da ileri sürülmektedir. Ayrıca, diğer kuruluşlara nazaran BİO’ların yöneticilerinin sürelerinden önce görevlerinden alınmaları neredeyse imkansızdır. En önemli farklılıkları ise BİO’ların faaliyetlerinde merkezi idarenin hiç bir makamının vesayet denetimine tabi olmamaları ve tam bağımsız olmalarıdır. Bu nedenlerle BİO’ları hizmet yerinden yönetim kuruluşları kategorisinde saymak mümkün olmamaktadır. Bunların yargısal kuruluş benzeri kuruluş veya karma kuruluş olarak da kabul edilebileceği, hatta idari bütünlük anlamında yerinden yönetim kuruluşlarının benzeri olarak da nitelendirilebileceği .

BİO’lar bizzat hizmet yerinden yönetim kuruluşları olarak kabul edilmese de, idari kuruluş oldukları konusunda duraksama yoktur. Bu nedenle, bu kurumların hizmet yerinden yönetim kurumlarının bir türü olarak kabul edilmesi mümkündür. Merkezi yönetimin idari vesayeti altında olmamalarına rağmen BİO’ların idarenin bütünlüğü ilkesine aykırı bir oluşum olmadıkları da vurgulanmalıdır. Her ne kadar BİO’ların karar ve işlemlerine müdahale imkanı olmasa da, bu karar ve işlemlerin her zaman idari yargıda iptal edilebilme imkanı bulunduğundan, hukuka aykırılıkların giderilerek idari bütünlüğün sağlanması söz konusu olabilmektedir.

Öte yandan, devletin genel politika ve stratejilerinden kopukluğun engellenebilmesi amacıyla BİO’ların kuruluş yasalarında ilgili veya ilişkili oldukları Bakanlıklar belirtilmiştir. Ancak bu ifadelerden bu kuruluşların bakanlıklara bağlı oldukları veya bakanlıkların denetimi altında oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. BİO’lar merkezi yönetimin denetim ve vesayetine tabi olmasalar da, kalkınma planları, yıllık programlar, hükümet programları ve politikaları ile genel olarak çerçevesi çizilmiş genel ilkeleri ve makro ekonomik politikaları gözetmek durumundadırlar. Bu durum onların siyaset üstü değil, tam aksine siyasete tabi kurumlar olmalarından kaynaklanmaktadır.

BİO’ların denetimi konusunda 31.1.2002 tarihli 4743 sayılı Kanun bulunmaktadır. Söz konusu Kanuna (m. 7/1) göre, “Özel kanunla kurulmuş kamu tüzel kişiliğini ve idari ve mali özerkliği haiz kurul, üst kurul ve bunlara bağlı kurumların yıllık hesapları Başbakanlık tarafından belirlenen Başbakanlık müfettişi, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu denetçisi ve Maliye müfettişinden oluşan bir komisyon tarafından denetlenir.” Performans denetimleri de anılan Kanunun 7/2 maddesi uyarınca “ÖK’ların faaliyetleri hakkındaki yıllık rapor, her yılın Mayıs ayı sonuna kadar Bakanlar Kuruluna sunulur. Bu kuruluşlar faaliyetlerine ilişkin olarak yılda bir defa Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunu bilgilendirirler.” şekliyle oldukça yetersiz bir biçimde çözüme kavuşturulmuş görünmektedir. BİO’ların faaliyetlerinin uygunluk denetiminin de yargıya başvurmak suretiyle yapılacağının kabulü gerekmektedir.

SORU 370 Tacir olmanın hükümlerini sayınız.

Tacir Olmanın Hüküm Ve Sonuçları Nelerdir?

1)İflasa Tabi Olma: Tacirler her türlü borçları için iflasa tabidirler. Dolayısıyla bir gerçek kişi tacirin, sadece ticari nitelikteki borçarı için değil ticari işletmesini ilgilendirmeyen borçları için de iflasının istenmesi mümkündür.

2)Ticaret Siciline Kaydolma: Her tacir, ticari işletmenin açıldığı günden itibaren onbeş gün içinde ticari işletmesini ve seçtiği ticaret ünvanını, işletme merkezinin bulunduğu yet ticaret siciline tescil ve ilan ettirmekle yükümlüdür.

3)Odalara Kaydolma: Ticaret siciline kayıtlı tacir ve sanayici sıfatını haiz tüm gerçek ve tüzel kişilerle şubeleri ve fabrikaları, bulundukları yerin mensup olacakları odalarına veya ajanlıklarına kaydolmaya mecburdurlar.

4)Ticaret Ünvanı Seçme ve Kullanma: Tacir, kanun hükümlerine uygun olarak bir ticaret ünvanı seçmeye ve kullanmaya mecburdur. Tacir, ticari işletmesi ile ilgili işlemleri ticaret ünvanı ile yapar; işletmesi ile ilgili senet ve diğer evrakı bu ünvan altında imzalar. Ticaret ünvanın ticaret siciline kaydedilmesi gereklidir.

5)Ticari İş Karinesine Tabi Olma: Tacirlerin borçlarının ticari olması asıldır. Tüzel kişi tacirler için mutlak olan bu tanım, gerçek kişi tacirler için bazı istisnaları ihtiva eder.

6)Ticari Örf ve Adete Tabi Olma: Ticari örf ve adete uygun davranışlar tacirler bakımından mutlak olarak uygulanır.

7)Ticari Defterler Tutma: Tacirler ticari defter tutmak zorundadır. Bu ticari defterler Türkçe tutulmalıdır.

8)Ücret ve Faiz İsteme: Ticari işletmenin gelir sağlama amacına yönelik olması, bu işletme aracılığı ile yürütülen iş ve hizmetlerin de ücret karşılığında yapılmasının zorunlu olduğunu ortaya koyar. Ayrıca ticari işletmesi ile ilgili olarak verdiği avanslar ve yaptığı masraflar için de ödeme tarihinden başlayarak faize hak kazanacağı gösterilmiştir.

9)Ücret ve Cezanın İndirilmesini İsteyememe: Ticaretine ilişkin tüm faaliyetlerinde basiretli davranmak ve buna bağlı olarak üstleneceği yükümlülüklerin kapsam ve sonuçlarını tartarak hukuki ilişkiye girmesi gereken tacirlerin, önceden girmiş olduğu ticari veya hukuki bir ilişki nedeniyle, ücretin veya cezanın fahiş olduğu iddiasını isteyemezler.

10)Fatura Verme: Ticari işletmesi gereği bir mal satın alan, imal eden veya bir iş gören ya da menfaat sağlayan tacir, talep üzerine fatura düzenlemek ve bedel ödenmiş ise bu hususu da faturada göstermek zorundadır.

11)Fatura ve Teyit Mektubuna 8 Gün İçinde İtiraz Etme: Bir faturayı alan kimse, aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde faturanın içeriği hakkında bir itirazda bulunmamışsa, fatura içeriğini kabul etmiş sayılır.

12)İhtar ve İhbarları Belli Şekillerde Yapma: Tacirler arasında diğer tarafı temerrüde düşürmek veya sözleşmeyi fesih ya da sözleşmeden rücu amacıyla yapılacak ihbar ve ihtarların geçerli olabilmesi için bunların noter aracılığı ile veya iadeli taahhütlü mektupla ya da telgrafla yapılması zorunludur.

13)Hapis Hakkını Kullanmada Kolaylıktan Faydalanma: Hapis hakkı, kanunda öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde alacaklıya, zilyetliği altında bulunan borçluya ait menkul mallar ile kıymetli evrakı iade etmeyerek, bunların alacağının teminatı olarak alıkoyma ve paraya çevirme yetkisini veren bir ayni haktır.

14)Satış ve Trampalarda Özel Hükümlere Tabi Olma: Tacirler arasında yapılan ticari satış ve trampalar, esas itibariyle BK hükümlerine tabidir. Ancak tacirler için özel bazı hükümler de uygulanacaktır.

15)Basiretli İş Adamı Gibi Davranma: Her tacir, tüm ticari faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek sağduyu sahibi ve ileriyi düşünmek ve işlemlerini ona göre organize etmek zorundadır. Bu cümleden olmak üzere memleketin siyasi atmosferini dahi düşünmek ithal ve ihraç yasağını takip etmek velhasıl piyasa durumunu ve ekonomik çalkantıları hesaba katmak zorundadır. Yapacağı sözleşmelerin yerine getirilip getirilmeyeceğini hesaba katıp “basiretli bir iş adamı” gibi davranıp borcun yerine getirilmesini engelleyebilecek hareketleri önceden nazara alması gerekecektir.
 
kpss kpss kpss kpss
 
 
Kpss-A Grubu
Genel Yetenek - Genel Kültür
Eğitim Bilimleri
Matematik Grupları
Adli Yargı Hakimliği
İdari Yargı Hakimliği
Kpss İstatistik
SPK Gayrimenkul Değerleme
ALES
Deneme Sınav Takvimi
Sayıştay
<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910
 
AKTİVİTE DETAYI
Etkinlik:
Etkinlik Tarihi:
Yer:
MERKEZ
İLETİŞİM BİLGİLERİ
Adres :
Tel :
Faks :
Mail :
GMK Bulvarı No:19 Kızılay, ANKARA
0(312) 229 84 94
0(312) 229 84 94
yaklasim@yaklasimkariyer.com